Anasayfa Künye Danışman ve Editörler Son Dakika Arşiv FacebookTwitter
Nirvana Sosyal Bilimler Sitesi Güncel Eleştirel Sosyal Bilimler Platformu

Konfor Alanı Bağlamında İslam Düşüncesi

Dr.Hasan Ocak yazdı

Kategori: Din Felsefesi - Tarih: 18 Mart 2023 17:23 - Okunma sayısı: 1.240

Konfor Alanı Bağlamında İslam Düşüncesi

Konfor Alanı Bağlamında İslam Düşüncesi

“Konfor” kavramının, Latince “güçlendirmek/kuvvetlendirmek” anlamına gelen “confortare” kelimesinden türetilmiştir. Modern sözlüklerde, “asgari fiziki/bedensel gereksinimlerin karşılanması”, “sıkıntı ve ağrıdan kurtularak fiziksel ve maddi iyi olma durumu”, “ruhsal sıkıntı ya da acıdan kurtulma ve destek alma”, “teselli etme, yatıştırma”, “güçlendirme, cesaretlendirme ve yardım etme” şeklinde tanımlanmaktadır. Ayrıca günlük yaşamda bireylere, konfor kelimesinin; “çok sevilen bir kazak ya da battaniye”, “aile üyeleri ile kucaklaşmak”, “sevilen bir müzik türü”, “insanlara dokunmak/temas etmek”, “bir arkadaş tarafından ziyaret edilmek ya da aranmak”, “ağrıyı hafifletmek için ilaç almak” gibi durumları ifade ettiği belirtilmektedir.

Terim anlamı yönüyle konfor alanı; kişinin alıştığı, kendini rahat hissettiği düzeni koruyarak, bu düzenin dışına çıkma konusunda risk almaktan kaçındığı, kendisini güvende hissettiği etrafı görünmez duvarlarla çevrili bir alandır.

Konfor alanı mutlaka fiziksel/bedeni bir alan/konu olmak zorunda da değildir. Değerler, tutumlar, kişisel alışkanlıklar, belli bir inanca, düşünce yapısına sahip olmak da konfor alanını ya da rahatlığını meydana getirebilir. Konfor alanı, bazen dini bir inançken, bazen politik bir görüş olarak karşımıza çıkabilir. Aynı yemekleri yemeyi tercih etmek, aynı yoldan işe gitmek hatta hep aynı yerde tatil yapmak, tam da konfor alanının güvenli sınırlarının çıkmak istemediğimizden kaynaklanır. Konfar alanı ilk bakışta maddi eya manevi anlamda yaşam tarzı gibi görünse de psikolojik bir alt yapıya sahiptir.

Hutchinson 1994)

Siefert ML. Concept Analysis of Comfort. Nursing

Forum 2002;37(4):16-2

Felsefi anlamda konfor alanı dendiğinde ilk akla gelen, bir toplumun, bir medeniyetin tarihin bir döneminde ulaştığı zirve noktayı ifade eder. Söz konusu toplum veya medeniyet, İbn Haldun’un da dediği gibi, temelinde yatan saiklerden hareketle büyük bir atılım yapar ve hayatın hemen her alanında çağını yakalayarak hatta ilerisine de geçerek bir konuma ulaşır. Ulaştığı bu konum onun için artık zirve noktasıdır ve oradan ayrılmak istemez. Çünkü bu alanın dışı risklerle doludur; kişi veya toplum bu alanın dışına çıkmak istemez, hatta bunu düşünmek bile kişiyi/medeniyeti korku ve strese sürükler. Ancak konfor alanının dışına adım atmak ve sağ salim geri dönmek ise, bir maceraya atılıp başarılı olma ile sonuçlanabilir. Bu durum insanın veya toplumun kendisiyle gurur duymasını ve bir daha denemek için cesaret kazanmasını sağladığı gibi, onu geliştiren en önemli unsurdur. İnsan veya toplum, yepyeni alanlarda kazanılan başarının verdiği cesaretle bu alanın dışına çıkmak ister ve bu girişimler bir süre sonra daha da verimli ve rahat gelmeye başlar. Konfor alanıın genişlemesi aslında bir bakıma kontrol alanının genişlemesidir.

Konfor alanı rahat ve güvenlidir ama bunun yanında, zirveye ulaşıldığı gerçeği hâkim olduğu içindir ki, öğrenmenin artık daha az olduğu, tek düze bir yaşamın başladığı bir dönemdir. Bu alanda hem kişisel performans hem de yaratıcılık ulaşılan zirvenin baskısı altında ve sınırlı kalır, dolayısıyla tekrarlar başlar. Oysa konfor alanının hemen yanı başında,öğrenme alanıdenilen bir alan daha vardır ve konfor alanına ulaşmayı sağlayan etkin güçlerin hala etkin olduğu, öğrenmenin ve üretmenin devam ettiği gerçeğine dayanır. Bu alan kişinin kendini çok yoğun bir baskı altında hissetmediği, gerektiğinde konfor alanına kolayca çekilebileceği yakınlıkta bir alandır. Medeniyetin kurucularının, burada geçen zamanlarda yeni şeyler keşfettiği, yaşayarak öğrendiği, hatta daha üretken olduğunun gözlendiği bir alandır burası. Örneğin Peygamberler hicret etmişlerdir. Komutanlar yıllarca at üzerinde savaşarak ülkeler fethetmiştir. Şehrinden, köyünden ayrılan birçok Anadolu insanı İstanbul’da yaşam mücadelesi vererek markalar inşa etmiştir. Konfor alanını fiziksel, zihinsel ve sosyal olarak geliştirenler her zaman kazanan olmuş ve iz bırakmışlardır.

Konfor alanı, medeniyetler açısından, hemen her alanda zirveye ulaşıldığı veya ulaşıldığının düşünüldüğü alandır. Minimum stres, rahatlık ve durağanlığın hüküm sürdüğü evredir. Bu alan insanın farkında bile olmadan içinde yaşamını sürdürmeye çalıştığı bir yerdir. Medeniyeti, toplumu ve hatta bireysel anlamda kişileri dahi gelişimden uzaklaştırır. Ayrıca, değişime karşı direnç gösterilmesine neden olur. Ancak bu rahatlık uzun süreli değildir. Bir süre sonra bu alandaki hiçbir şey insanlara cevap vermemeye başlar, nihayetinde de monotonluk hakim olur.

Ancak bu monutonluğun başlamasından önce medeniyet, kendi iç dinamikleri başta olmak üzere diğer medeniyetleriden de etkilenerek büyük bir ivme ile yükselir ve belli bir zirve noktasına kadar bu ilerleyişini sürdürür. Bu zirve noktası, öncelikle siyaset, ekonomi, bilim gibi temel ilerleme kriterlerinde kendini gösterir ve topluma yayılabildiği oranda hayatın hemen her alanına yayılır. Konfor alanının uzun sürmesi, medeniyetlerin, kendilerini buraya getiren itici güçlere bağlanmaya devam etmeleri ile mümkündür. Kısacası, medeniyetler hem kendi iç dinamiklerinden hem de dış dinamiklerden öğrenmeye devam ettikleri müddetçe burada kalmaya devam ederler ki, bu da bize “yüksek performans alanı”nı verir.

Bu aşamada bireylerin öğrenme ve ilerlemeye yönelik ilgi ve stresleri hala devam etmektedir. İlgi devam etmektedir çünkü kişiler öğrenmeye devam ettikçe öğrenilecek yeni şeyler keşfetmekte ve bunun yaşamsal/toplumsal karşılığını da bulmaktadırlar. Stresleri devam etmektedir çünkü içinde yaşadıkları toplumsal dinamizm onları her daim ilerlemeye ve öğrenmeye teşvik etmektedir. Gerek psikolojik gerekse de toplumsal araştırmalar, doğru derecede stresin insanın performansını artırdığını göstermektedir. Bu alan da söz konusu gelişimin, hareketin ve heyecanın olduğu evreye karşılık geliyor ki, bu hareketlilik, bu bölgeye bazen de “Sihirli Alan” denmesinin sebebini açıklar.

Bu alanda bulunan bir yönetici, sanatkâr, bilim insanı veya kısmen da olsa halk, durmadan yeni şeyler öğrenmeye çalışır. Bundan zevk alır ve ufkunu geliştirmekten büyük mutluluk duyar. Yeni tecrübelerini, bilgilerini etrafıyla paylaşmaktan, onları test etmekten ve geliştirmekten büyük zevk alır. Mesleğinde ve kariyerinde iyi bir yere gelmiş, etrafında tanınan bir mimar düşünelim. Gün gelir sadece şehrinde değil, tüm ülkede bilinecek ve beğenilecek ulusal projelere imza atar. Bu başarı onu daha da heyecanlandırır ve sürekli üzerine koyarak devasa eserler vermeye devam eder. Bir sonraki siparişin bir öncekinden daha iyi olması noktasında içerisinde hep bir kaygı ve baskı hisseder. Bu stres seviyesi onun kendisini daha da geliştirmesini ve daha büyük projelere imsa atmasını sağlayacaktır. Aslında o an yaşadığı şey stres değil, tam anlamıyla “güzel bir heyecan”dır. Başarı da, bu güzel heyecanın etkisini artarak devam ettirdiği ölçüde yaşamaya devam eder.

Tehlike alanı/felçli alan, yüksek performans alanını takip eden bir süreçtir. Ancak burada kişiyi veya toplumu bu seviyeye ulaştıran iç ve dış dinamiklerin yitirilmesi durumu söz konusudur. Yüksek derecede stres ve kaygının hüküm sürdüğü, bu stres ve kaygının olumlu şakilde yönetilememesi dolayısıyla bocalamanın ve kararsızlığın kendini gösterdiği evreye karşılık gelir. Artık bir panik hali başgöstermiştir ve medeniyetin yapıcıları bu panik halini iyi yönetemedikleri için, ilerleme şöyle dursun, eldekinin kaybolmamasına yönelik tedbirler bu psikolojinin en bariz özelliği haline gelmiştir.

Yukarıda vermiş olduğumuz mimar örneğinden hareketle izah edelim. Bu mimar, kendi kişisel merakı ile kendi çapında eserler ortaya koyarken birden kendini keşfeden çevresinin etkisiyle ulusal ve haklı bir üne kavuşmuş olsun. Bu mimar, kuvvetle muhtemel ilk büyük eserlerini verene kadar ağırlıklı olarak “nasıl olur da böyle bir projeyi başıma alırım” şeklinde kendini hafife alacaktır. Fakat başarı sağlandıktan sonra bir süre bu durumun keyfini çıkaran mimar, zamanla kendini tekrara ve daha iyisini yapamayacağına dair bir yanılgıya düşer. Çalışarak, zaten hakim olduğu konuyu geliştirebilecekken, hayatına farkında bile olmadan farklı öncelikler dahil edecek, tarihte veya zamanında var olan büyük projelerin olumsuz etkisini hissedecektir. Nihayet bir zaman sonra, artık daha iyisini yapamayacağına ve bu işi bırakması gerektiğine hükmedecektir. Artık onun için yapılacak tek şey geçmişteki başarılarıyla avunmak veya övünmek olacaktır. Aslında bu bir övünme hali değil, ciddi anlamda bir kaygı halidir. Hissettiği yüksek kaygı nedeniyle bu kişi normalde yapabildiği şeyleri bile yapamaz hale gelecektir.

Tıpkı konfor alanı psikolojisinde bireysel anlamda yaşandığı gibi, İslam dünyası da bu süreçleri medeniyet bağlamında deneyimlemiştir. İslam medeniyet tarihi başlangıçtan günümüze irdelendiğinde, konfor alanı, yüksek performans alanı ve felçli alanları tarih boyunca değişik dönemlerde yaşadığını ve halen de yaşamaya devam ettiğini görmek mümkündür.

Konfor alanı ve yüksek performans alanında tecrübe edildiği üzere, Kuran’ın insanları sürekli akıllarını kullanmaya çağırması, akla güveni telkin etmesi Müslüman düşünürlerin özgüvenini besleyen en önemli faktör olmuştur. Bu düşünürlere göre, akıl ile vahiy arasında tam bir mutabakat söz konusu olduğu için felsefe/bilim dine rağmen değil dinin gereği, dinle beraber olan bir faaliyettir. Ayrıca, İslam düşüncesinde Allah ile Hz. Peygamber arasındaki sınırın kesin biçimde ayrılmış olması, peygamberin vahiy alan bir insan olarak görülmesi, dinin felsefesini yapma konusunda önemli bir imkân sunmuştur. Filozofların din- felsefe ilişkisini açıklarken vahyin imkânını ve mahiyetini de tartışmış olmaları epistemolojiye yeni bir boyut getirmiştir. Batı felsefesinde bilginin Akıl ve deney olmak üzere sadece iki kaynağı vardır. Müslüman filozoflar nübüvveti epistemolojik bir mesele olarak ele almak suretiyle, vahyi üçüncü bilgi kaynağı olarak sunmuşlardır. Bu da Müslüman düşünürlere, özellikle yüksek performans alanını yaşadıkları dönemde hem bilim yapma hem de dini ilkeleri güncelleme imkanı vermiştir.

Din-felsefe, akıl-iman ilişkisi konusundaki bu olumlu tablo 12. asırdan itibaren önemli ölçüde değişikliğe uğramıştır. Artık Farabi ve İbn Sina gibi filozofların akıl-vahiy, filozof-peygamber ilişkisi hakkındaki görüşleri dini tahrif etme, dini felsefeye uyarlama çabası olarak görülmeye başlanmıştır. Bu dönemde gelişen anlayışa göre ‘dini bilimler’ ile ‘dünyevi bilimler’ arasında kategorik bir ayırım vardır. Dini bilimler ile meşgul olmak ahiret mutluluğunu elde etmenin en önemli teminatıdır. Bu anlayışın iz düşümünü günümüzde de görmek mümkündür. Zihninde dini bilimler-akli bilimler tarzında derin fay hattı olan bazı Müslümanlara göre örneğin İlahiyat/İslami İlimler fakültelerinden felsefi disiplinlerin kaldırılması, tarihin dışında kalmış medrese geleneğinin hala yaşatılmak istenmesi, sadece sabit dini doğruların okutulması gerekmektedir.

Batıda İbn Sina ve İbn Rüşd gibi Müslüman filozofların güçlü etkisiyle teolojiden, dini felsefeden, dinin felsefesine doğru bir ilerleme yaşanmıştır. İslam geleneğinde ise felsefe ile din arasındaki makas giderek açılmıştır. Felsefeden uzaklaşmanın sonucu zihinlerdeki bütüncül varlık tasavvuru parçalanmış, olgu ve olaylar arasında nedensel bağ kuramayan Müslümanlar ağaçlara bakarken ormanda kaybolmuş, neyin hayır neyin şer olduğunu ayırt edemez hale gelmiştir. Kaybolmaktan daha kötüsü kaybolduğunun farkında olmamaktır. Farabi’nin söylediği gibi cehaletin en acısı kişinin neyi bilmediğini bilmemesi, bilgisizliğini bilgi sayması, eski tabirle cehl-i mürekkeb içinde olmasıdır. Bir taraftan tevhidi savunduğunu söyleyen Müslümanların öbür taraftan dini-dünyevi ayırımına giderek varlığı ve gerçekliği parçalamaları nasıl açıklanabilir ki. Kişi varmak istediği hedefe sırtını dönerse ne kadar hızlı ve çabuk giderse gitsin o kadar uzaklaşmış olur. Eğer bir yere varmak istiyorsak önce nerede olduğumuzu bilmemiz gerekiyor. Aklı olmayanın dini olmadığı doğru ise aklını kullanmayanın anlattığı din ne kadar doğru olabilir?

Bugün yeni neslin eğitiminde dil, düşünce ve mantık kurgusunun sağlam temeller üzerinde kurgulamak, bireyin kimlik ve kişilik gelişiminin merkeze almak yerine ezberci ve sorgulamadan uzak yaklaşımların tercih edildiğini gözlemliyoruz. Bu da İslam dünyasında tarihte olduğu gibi günümüz insanında da bireysel yaklaşımları engellemekte, kişinin kendi olma hakkını elinden almakta ve sonuç olarak da kafa karışıklığı ve fikirsel karmaşayı beslemektedir. Bu noktada ısrar edenlerin temel gerekçesi toplumsal birliğin sağlanması olarak sunulmakta, ancak bu yaklaşımın sonucunda herkesin tek tip olması istenmekte, buna uygun davranmayanların ise toplumsal olarak cezalandırıldığı durumlar ortaya çıkmaktadır.

Yakın bir geçmişte bu sakıncaların önüne geçmek için yetkili mercilerce ortaya atılan güncelleme tartışmaları da bağlamından koparılarak malum gelenekselci kesim tarafından sert eleştirilere maruz bırakılmıştır. Çünkü yukarıdan aşağıya doğru zoraki bir güncelleme olarak yansıyan bu uyarı, ülke gündeminin bir kısmında deizm tartışmalarıyla daha önceden vardı. Bize göre bu talep, İs­lam'ı temsil ettiğini öne süren ve İslam'ın modem dünyada engellendiğini söylemleştiren sosyal bir dokunun maddi olanaklar ve gerçek yaşamla karşılaştıktan sonra vereceği doğal bir tepkinin neticesidir ve yersiz değildir. Çoğunun anlama içeriğinin aksine olgu teolojik, kelami veya itikadi bir mesele değildir. Kavramsal olarak İslam düşüncesinin her alanda pratikliğini yitirmiş olması sorunuyla ilişkili olan mesele, gerçek yaşamda ise, Müslümanların sahip oldukları temsil düzeninin yanlış olduğunun yeni genç ve orta yaştan kuşaklarca anlaşılmış olmasıyla ilgilidir. Tartışma yanlış bir tarzda suçsuz bazı Müslüman bilginlerin üzerlerinden yürütüldü ve onlar haksız bazı itham ve suçlamalar ile karşı karşıya kaldılar. Bu arada İslam'ın söylem ve temsil düzeninin eksik ve yanlış olduğu, ayrıca modern yaşamdan kaynaklanan asgari gereklilikleri ve alışkanlıkları reddetmenin hayatı reddetme anlamına geldiği resmi bir ağızdan ilan edilmiş oldu. Buna belki sivil bir yolla (ilmiye sınıfı) meselenin kamusallaşması daha verimli olabilirdi denilebilir, ama gelişmekte olan bir ülkenin toplumsal koşullarında daha farklısı da sürpriz bir gelişme olurdu. Ama bu şekilde de meselenin hakikati buharlaşıp yok oldu.

Hâlbuki hakikatten mahrum, kimlik ve kişilik gelişimini tamamlayamamış bireylerden oluşan hastalıklı birlik ruhu insanları yok olmaya, yanlışa ve toplumsal çöküşe sürüklemektedir. Gerek dini, gerek felsefi, gerekse mitolojik olarak insanlık tarihi incelensin hepsinde hakikatin öncelendiği ve onun peşinden gitmenin vurgulandığına şahit oluruz. Dil, düşünce ve mantık kurgusu sağlam temeller üzerinde şekillenen bireyin hak ve hakikat tasavvuruna göre eylemde bulunması gerekir. Hakikat duygusunun ve vurgusunun kaybedilmesi sadece dini/felsefi alanda değil, ahlaki alanda da felce uğramamıza yol açmaktadır. Artık ahlaken de iyi ve kötünün belirleyicisi, nesnel gerçeklik olmayıp, kişi ve kliklerin (mezhep, cemaat, tarikat, lider vb.) belirlemesine bırakılmıştır. İnsanların toplumsal hayat içerisinde yer alabilmesi için gördüğü yanlışları, ahlaki zaafiyetleri görmezden gelmesi istenmekte, bu da kişiyi mutlu etmek şöyle dursun, toplumsal çöküş doğuracak bir yapıyı beslemektedir.

İslam dünyası tarihte olduğu gibi ve hatta tarihte hiç olmadığı kadar, değişimin baskısı altındadır. “Zamanın değişmesiyle hükümlerin değişmesi”gerçeği hem fıkıh tasavvurumuzun hem de itikadi/kelami/felsefi/siyasi tasavvurumuzun önünde itici ve zorlayıcı ilke olarak durmaktadır. Artık, hem “kadınların seyahat etme şartları” hem de eski zamanların fıkıh kitaplarındaki“6 yaşındaki çocuğun nikâhlanması, kadının dövülmesi”gibi folklorik unsurları din sanmanın ne kadar yanlış olduğunu tespit etmemiz gerekiyor.

Tarihin bir döneminde ortaya çıkmış olması muhtemel sorunlardan dolayı felsefe, mantık, eleştirel düşünme gibi düşünsel etkinliklere karşı takınılan olumsuz tavırların bir an önce terkedilmesi gerekmektedir. Yakın zamanlarda, söz konusu olumsuz tavırların evrensel İslami tavır gibi algılanıp örneğin İlahiyat fakültelerinden felsefi içerikli derslerin kaldırılması veya en azından sayılarının azaltılması çabalarının kamuoyu tepkisi ile durdurulduğunu hatırlamak burada önemlidir. Felsefi düşüncenin olmadığı yerlerde geleneğin kutsanıp din haline dönüşmesi, bir dönemin din anlayışının baskın hale gelmesi ve dolayısıyla dinin siyasallaşması, bunun da toleransı eriterek fanatizmi körüklemesiyle sonuçlanacağı unutulmamalıdır.

Yorumlar (0)
EN SON EKLENENLER
BU AY ÇOK OKUNANLAR
Diğer Din Felsefesi Yazıları