Anasayfa Künye Danışman ve Editörler Son Dakika Arşiv FacebookTwitter
Nirvana Sosyal Bilimler Sitesi Güncel Eleştirel Sosyal Bilimler Platformu

Yanlış Anlamak ve Yanlış Anlaşılmak…

Doç. Dr. Ali Baltacı yazdı

Kategori: Fikir Yazıları - Tarih: 20 Şubat 2023 21:09 - Okunma sayısı: 3.461

Yanlış Anlamak ve Yanlış Anlaşılmak…

Yanlış Anlamak ve Yanlış Anlaşılmak…

Sebahattin Ali, ‘İçimizdeki Şeytan’ adlı eserinde kuruntularla beslenen şüphenin insanı sürükleyeceği açmazları tasvir ederken, insanın sahip olduğu şüphenin şeytani bir güç olduğuna dem vurur. Şüphenin pek çok türü var, hemen her şeyden şüphe edebiliriz… Bu yazımda içimizdeki kuruntuları ve diğerlerini yanlış anlamanın bizi götürdüğü ruh halinin izlerini sürmek istiyorum.

Modern dönemde diğerleriyle sağlıklı iletişim kurmak giderek güçleşiyor. Her gün aynı asansöre binsek de birbirimizle karşılaşmamak için asansör kabininin köşelerine doğru kaçıyor, saklanıyoruz diğerinden. Selamlaşmamak, hâl hatır sormamak sıradanlaştı. Daha da ilginci, hepimizin gün boyu elinde tuttuğu -en yakın arkadışımız- cep telefonlarına defalarca bakıp birinin bize mesaj göndermesini, aramasını beklemek. Hem diğerlerinden kaçıp hem onlardan çağrı beklemek, aranılır olmak, modern dönem paradokslarından birisi. Hepimiz meşgulüz, diğerlerine meşgul olduğumuzu söylemek hoşumuza gidiyor. Hep önemli işlerimiz var, hep resmi işler, hayati toplantılar yapıyoruz. Oysa durumun böyle olmadığını biliyoruz. Bu ikircikli tutum, yani aslında var olmayan bir meşguliyetin peşinde koşma hali şu aralar sahte hatıralar üzerine yapılan bellek çalışmalarında daha da belirginleşiyor. Aslında hatırladığımız anıların büyük bölümü kurgudan ibaret, zamanla daha fazla detayı unutuyoruz, zamanla daha fazla uzaklaşıyoruz anılardan ve kurgusal bellek yanılgılarına sığınıyoruz. Bellek yanılgıları ise diğerini anlama yolculuğumuzda önemli bir engel oluşturuyor.

Diğerlerini anlama yolculuğumuz, onlara atfettiğimiz değere bağlı olarak değişiyor. Kahneman ve Tversky’nin diğerini anlama ve diğeri hakkında karar verme üzerine çalışmalarda oldukça belirgin bir sonuç çıkıyor: Değer verdiğimiz kişileri daha fazla anlamaya çalışıyoruz; bu uğurda yoğun çaba ve emek harcıyoruz. Değer vermediğimiz kişileri ise yanlış anlamaya meyilliyiz. Onların yaptığı iyi şeylere dahi bir bahane buluyor ve onları dışlıyoruz. Goffman’a göre yanlış anlama giderek kurgusal bir forma dönüşüyor ve diğeri hakkında gerçek olmayan, yalan yanlış bilgileri birleştirerek hatalı kararlara dönüşüyor. Bu ise çoğu kez damgalama dediğimiz daha yıkıcı bir süreçle ilişkilendiriliyor. Geçmişimizde hakkında hatalı karar verdiğimiz onlarca kişi olabilir, onları damgalamış da olabiliriz. Bir kişiyi tüm yönleriyle tanımak zaman alıyor, yani insanları zamanla tanıyıp onlar hakkında görüş geliştiriyoruz. Başlangıçta herkes size karşı iyi taraflarını gösterir ama zamanla kötülük gün yüzüne çıkmaya başlar. Kötülüklerle karşılaştıkça diğerleri hakkında verdiğimiz kararların da değiştiğini görürüz. Yani diğerleri hakkındaki kararlarımız, onların zaman içinde bizde oluşturduğu değer yargılarının bütünüdür.

Bazen iyilik yaptığımız halde bize karşı kötü davranış sergilendiğine şahit oluruz; bu durumda da bir değer kaybı yaşanır. İyiliğe karşı kötülük, sevgiye karşı nefret gibi durumlar nesiller boyu defalarca yaşanmıştır. Edebiyatta kurgu olsa da pek çok eser kötülük mitini işler. Göethe’nin Faust’u veya Dostoyevski’nin Raskolnikof’unda kötülüğün gri alanlarını görürüz. Bir kişi iyi veya kötü olabilir; ona atfettiğimiz değer veya aklımızda kalan son anı onun nihai değeridir. Yani değer, diğerinin bize karşı sergilediği tutum ve davranışlar toplamı olup genelikle iyi anıları unutup kötü olana odaklanır ve kötü olanı hatırlarız. Burada bahsedilen değer aslında bir tür konsensüs. Anlama ve anlaşılma yolculuğumuzda bize sunulan yoğun bilgiden olumsuz olanı seçme eğilimimizin sonucu…

İnsanları anlamak ne kadar önemli ise onların bizi doğru anlaması da o derece önemli. Bu aslında tüm insan iletişiminin odağını oluşturuyor: doğru anlaşılmak… Hemen her edimimiz, her söylemimiz doğru anlaşılmak üzerine kurulu. Başkalarının dünyasında yalnız kalmamak için doğru anlaşılmak istiyoruz. Çünkü bizi bir kez yanlış anlamaya başlarlarsa hakkımızda hatalı kurgular yapacaklarını, yalan yanlış şeyler üreterek bunlara gerçekmiş gibi inanacaklarını biliyoruz. Dedikodu ve yıkıcı söylentiden kaçarak kendi içimize çekilmek yerine, başkasına kendimizi doğru anlatmak hayati bir edime dönüşüyor bizim için. Ötekinin hakkımızdaki değerlendirmesinin peşinde ömür harcıyoruz. Diğeri bizi değersizleştirmesin diye yapmacık bir yaşama, sanal bir kimliğe bürünüyoruz. Oysa Galileo veya Baruch Spinoza ya da Giordano Bruno’nun yanlış anlaşılmak yerine kendi doğrularını savunup diğerlerinden ayrıştıkları için başlarına gelenleri de biliyoruz. Bazen bir maske, bazen bir mahlas bazen de sanal profillerle gerçek kimliğimizi saklayarak diğerinin yıkıcı değersizleştirmesinden kaçıyoruz.

Yanlış anlaşılmak veya kendimizi doğru şekilde anlatamamak önemli bir özgüvensizlik kaynağı. Diğerine derdini anlatmaktan çekinme korkusu diye bir şey var. Zamanında ineceği durağı söyleyemeden kilometreler boyu yolculuk eden ve son durakta inerek evine yürüyerek giden bir kişi tanımıştım. O denli içe kapanıktı ki en basit iletişimden bile imtina ediyordu. Sesini kısarak konuşuyor, sürekli kekeliyor ve devrik cümleler kuruyordu… Zamanla terapi alması konusunda ikna ettim. Özgüven eğitimleri sayesinde en azından toplum içinde temel iletişimi yapabilecek kadar geliştirdi kendisini. Demek ki özgüven zamanla kazanılıp kaybedilebilen bir yetenek. Yaşadığımız bir travma tüm özgüvenimizi yerle yeksan ederken bir olumlu deneyim bizi TED Talks konuşmacılarına döndürebilir…:)

Bazen de diğeri hakkında gerçeği bilsek de söylemeyiz; onların da bizim hakkımızda gerçeği bildiklerini ve söylemediklerini düşünürüz. Bu zannetme hastalığı, yazının başında zikrettiğim Sabahattin Ali romanındaki durumu tasvir ediyor. Detay bilmesek de biliyormuşuz gibi yaparız. Yargısız infaza hazırız; çünkü diğerinin görüşünü ya da kendisini aklayacak savunmayı dinlemek yerine onun hakkında duyduğumuz dedikoduya inanmak kolay geliyor. Bunun bir örneğiyle yakın zamanda karşılaştım. Bir öğrenci hakkında kopya çektiği iddiasıyla yürüttüğüm soruşturmada, öğrenci bana diğerlerinin tutumundan bahsetti. Gerçekten de öğrenci kopya çekmemişti ve ben buna inandım. Oysa sınıf arkadaşları ve diğer öğretmenleri onun bir kopyacı olduğunu defalarca yüzüne vurarak onu çaresiz bir boşluğa sürüklemişlerdi. Bir ceza binlerce kez verilmez; suç varsa ceza er ya da geç tevdi olunur. Ancak suçunu kabul eden ve cezasını çeken birisini toplumdan ayrıştırmak, onu işlevsizleştirmek veya kendini aklamasına izin vermemek ne derece mantıklı… Yani suçu daim kılmak, oysa dinlerde bile bir suç işlendiğinde onun cezası verilir ve kişi arındırılır. Oysa toplum bu geniş çerçeveyi es geçerek insanı yargısız infaza maruz bırakıyor. Daha da kötüsü hakkınızda sürekli dedikodu yaparak cezasını çektiğiniz bir suçu sanki sürekli işliyormuşsunuz izlenimi veriliyor. İnsanın diğerinin kurdu olduğu sözü sanırım doğru… İnsan, insanın kurdu ve en büyük düşmanıdır derlerken gerçekten de kötücül doğamıza vurgu yapmışlar…

Yanlış anladıklarımızı ötekileştirmek, yanlış anlaşıldığımızda ötekileştirileceğimizi bilmek gerçekten oldukça kötü bir ruh haliyle yaşamamızı sağlıyor. Sürekli tetiktesiniz. Sürekli sizi izleyen gözler var: kötülük adeta yanı başınızda ve sizi sürekli kolluyor. Neyse ki akademide düşman kazanmak için başarılı olmanıza gerek yok, diğerleri herhangi bir ekstra özelliğiniz sebebiyle size düşmanlık besleyebiliyorlar. Bu durumda kendinizi anlatmanızın da faydası olmuyor, çünkü biliyorsunuz ki kötülük her zaman iyilikten güçlüdür ve insanlar iyi olanı değil kötü olanı tercih ederek diğerini ezmek isterler. Hannah Arendt’in kötülük kavramsallaştırması tam da bu: “insan bir kez kötülük yapmaya görsün; artık iyi olan her şey kötü, kötü olan her şey radikal kötüye” dönüşür. Bu nedenle diğerinin bizi anlamamasından, yanlış anlamasından korkarız; çünkü anlaşılmamak aforoz edilerek kötülükle yüzleşmek anlamına gelir….

Sözlerimi Hasan Ali Toptaş’ın hikayelerine benzer bir muğlaklıkta, karanlık bir noktada bırakmak istiyorum. Ama yine de Gabriel Garcia Marquez’in “İyi olanı görmüş olamamanın verdiği hazin çöküntü ve sürekli kötülükle yüzleşen, diğerlerince anlaşılamayan ve bol bol düşman biriktiren bir adamın yalnızlığını” düşünmenizi de istiyorum. Anlaşılmadan yaşamak mümkün müdür?

Yorumlar (0)
EN SON EKLENENLER
BU AY ÇOK OKUNANLAR
Diğer Fikir Yazıları Yazıları