Anasayfa Künye Danışman ve Editörler Son Dakika Arşiv FacebookTwitter
Nirvana Sosyal Bilimler Sitesi Güncel Eleştirel Sosyal Bilimler Platformu

Nazmiye Hazar’ın Prof. Dr. Mehmet Çağlar’la “Eğitim Yönetimi” Hakkında Yapmış Olduğu Röportajı

NAZMİYE HAZAR

Kategori: Eğitim Bilimleri - Tarih: 08 Eylül 2021 19:18 - Okunma sayısı: 394

Nazmiye Hazar’ın Prof. Dr. Mehmet Çağlar’la “Eğitim Yönetimi” Hakkında Yapmış Olduğu Röportajı

Nazmiye Hazar’ın Prof. Dr. Mehmet Çağlar’la “Eğitim Yönetimi” Hakkında Yapmış Olduğu Röportajı

Not: Bu röportaj araştırmacının KKTC Güzelyurt ilçesinde yapmış olduğu görüşmede ses kaydı alarak 8 Mayıs 2021, Cumartesi tarihinde saat 10:00 ile 12:00’de yapılmıştır. Yapılan görüşme kayıtlarını araştırmacı bizzat kendisi dinleyerek Word Programında yazıya aktarmıştır. Konuşma dilinin olduğu gibi yazıya aktarılarak röportajın doğal özelliği bozulmadan; röportaj yapılan kişinin onayına sunulup izin alınarak gerçekleşmiştir.

Nazmiye Hazar: Hocam öncelikle görüşme yapmakla ilgili isteğimize olumlu yanıt verdiğiniz için çok teşekkür ediyorum. Eğitim yönetimi ile ilgili pek çok okul yöneticisine ve eğitim yönetimi alanında akademik anlamda ilerlemek isteyen hocalarımıza kaynaklar sağlıyorsunuz ve bu kaynakların Türkiye ile sınırlı kalmaması eğitimde bakış şeklimizi de genişletmemiz açısından önemli bir unsur. Genel anlamda eğitim yönetimi ile ilgili günümüz eğitim sistemleri ve günümüz dünyasının yöneticilerden beklentileri nelerdir? Bizlere bunlardan bahsedebilir misiniz lütfen?
Mehmet Çağlar: Evet çok güzel bir konu. Tabi bu konuda sadece bu soruyla ilgili belki bir kitap bile yazılır. Çünkü, pandemi öncesine gideyim önce. Günümüz diyoruz ama; bir de pandemi öncesi dersek nasıl olur? Çünkü son yarım asırdır, hatta özellikle son çeyrek asırdır sürekli olarak ivmeli bir şekilde küreselleşmenin hızının ve etkisinin arttığını görüyoruz. Aslında küreselleşme her dönemde vardı. Binlerce yıl önce de vardı. İpek yollarından tutun da daha nicelerini sıralayabiliriz. Çünkü insanoğlu hareket ettikçe bir kültürü başka bir yere taşır. Dolayısıyla bu süreç nedeniyle de etkilenmeler olur. Ama günümüzde özellikle yirminci yüzyılın başlarından itibaren hava ulaşımının da giderek artması birçok şeyi etkiledi. Yani hava yolu ulaşımlarının artması, deniz yoluna ilaveten, insanların daha çok hareket etmesini sağladı. Nitekim bu artış da daha çok insanın daha çok hareket etmesini getirdi. Dolayısıyla bu durum bir taraftan kültür aktarımlarının yanı sıra diğer taraftan da teknolojinin hızla gelişmesini de beraberinde getirdi. Yirminci yüzyılda özellikle bilimin çok etkin bir şekilde artmasıyla bilimsel çalışmaların, teknolojik gelişmelerin, inovasyonların artmasıyla insanın yaşamına daha çok dokunur oldu. Bu değişimler hem bireyleri hem toplumları etkilemeye başladı. Bu da toplum içerisinde var olan bütün örgütleri dolaylı değil; doğrudan etkileyen unsurlar oldu Sevgili Nazmiye. Tabi ki yaşantı biçimleri de değişti. Çünkü biliyorsunuz asıl toplumsal değişimleri yaratan üretim ve üretim araçlarıdır. İşte bu süreçlerle tarım toplumundan sanayi toplumuna geçildi; sanayi toplumundan da bilgi toplumuna geçildi. Günümüzdeyse artık bir bilgi toplumundan da akıllı toplum dediğimiz bir topluma geçiliyor. İşte bu, bütün toplumsal örgütlenmeleri etkileyen bir durum. Toplumların bu bütünden etkilenme durumu ile ilgili bu işlevlerde oldukça önemi olan; formal bir şekilde düzenleyen ve insan yetiştiren kurumlar olarak okullardan bahsedebiliriz. Toplumun ihtiyaç duyduğu bu bireylerin yetiştirilebilmesi için okullara büyük yatırımlar yapılması gerekiyor. Fakat bu bahsettiklerimizi pandemi öncesinde de bahsediyorduk değil mi? Görüyoruz ki okullar en hızlı değişmesi gereken örgütlerken; gelişimde ne yazık ki biraz geri kaldılar. Yani okullar teknolojik gelişmeleri geriden takip eder duruma geldi. Bu toplumsal etkileri yaratacak olan okul sistemlerini değiştirmek, maalesef bu dönüşümleri yaratmak, birçok toplumda belki bugün görüyoruz işte Kuzey Avrupa ülkelerinin bir kısmında veya Doğu Asya ülkelerinin bazılarında bu eğitim sistemleri o köklü kültürel yapılarından dolayı daha hızlı bir şekilde değişmiş ve günümüzde yapılan uluslararası karşılaştırma sınavlarıyla TİMSS olsun PİSA olsun buralarda görüyoruz ki hayata daha iyi hazırlıyorlar. Bilgiyi bilmek değil de; işte o akıllı toplum dediğimiz gerçek yaşam problemleriyle çocukları karşılaştırdıkları zaman bunlar daha hızlı adapte olmuşlar. Buradan anlıyoruz bunu. Tabi ki bütün bunlarla uğraşırken ve toplumlar bu dönüşümleri, değişimleri yapmaya çabalarken; işte bu pandemi dediğimiz şey geldi günümüze yaklaşırsan. Pandemi aslında bir taraftan ezberi de bozdu ve kral çıplak dedi birçok ülkeye. Yani sözde eğitim bireyi topluma yaşama hazırlayan kurumlar olması gerekirken; bir baktık ki aslında o çok zengin ülkelerin bir kısmı bile sağlık sistemlerinden tutun da eğitim yapılarına kadar çok geri kalmışlar ve sadece bilgi aktaran kurumlar oldukları görülmüş. Ve halen işte bir buçuk yıl oldu bu pandemi süreli ve etkisi tüm dünyada devam etmekte. Bu tür ülkelerin çok ilginçtir ki geri kaldıklarını bu noktalarda ve buralarda artık devletlerin eğitime ve sağlığa daha çok yatırım yapması gerektiği de seslendirilir olmuştur. Ama tabi ki bu geçmişte bu eğitim sistemlerini adapte eden, günümüz dünyasına adapte eden ülkelerde, bu değişimin bu pandemiden çıkışın daha rahat olduğunu ve insanların buna, bu toplumlardaki insanların daha duyarlı olduklarını da görebiliyoruz.
Şimdi soruya ilişkin cevaba dönecek olur isek; okul yöneticilerinin bu dönemde ne yapması gerektiği şeklindeydi. Yapılması geren şey de işte bu, tam da söylediğimizdir. Günümüzde yani günümüz insanını yetiştirecek şekilde toplumların ihtiyaç duyduğu yaratıcı insanları yetiştirecek olan, girişimci insanları yetiştirecek olan ve alışılagelmiş bir takım çözüm yollarının dışında alternatif farklı yolları da düşünebilen, çalışıyor olsa bile sistemler bunların alternatiflerini de üreten, farklı düşüncelere farklı fikirlere değer veren, saygı duyan ve değer de veren insanlar yetiştirecek eğitim yapıları olması lazım. İşte bu eğitim yapılarını yönetecek olan okul yöneticilerinin ise artık okul yöneticisi gibi değil (çünkü yönetici var olan sistemi yürütendir) halbuki artık öğretim liderlerine ihtiyaç duyulmaktadır. Günümüzde öğretim liderleri de elbette okul yöneticiliğini içeren, ama aynı zamanda öğretmenlerin okullarından mezun olduktan sonra çalışacak yirmi beş otuz yılda belki en az yedi sekiz defa kendilerini yenilemeleri gereken ortamlar sunmaları gerekir kendilerine. Ben kendimden örnek vereyim: Mezun olduğum yıldan bu yana geçen sürede yani neredeyse kırk yıl öncesiyle bir kıyaslama yaparsak, kırk yıl önce mezun olduğumdaki bilgilerin bu gün neredeyse hiç biriyle ben mesleğimi yürütemem. Eğitim teknolojileri değişti değil mi? Yani kullandığımız eğitim teknolojileri değişti, öğretim yöntemleri değişti ve hatta o derslerin “subject area” dediğimiz konuların içindeki içerikler bile değişti. Yani düşünün ki o bilgi dediğimiz şey mutlak değildir. O da değişiyor. O halde demek oluyor ki; bizim öğretmen olarak hem bilgi birikimi olarak kendimizi yenilememiz hem de bilgiyi sunuş biçimi olarak kendimizi yenilememiz lazım. Bize bu konularda destek olacak olan daha doğrusu öğretmenlere bu konularda destek olacak olan okul yönetimleridir ya da okul liderlikleridir. Bunların da öğretim liderliği boyutuna gelmesi gerekmektedir. Hem öğretmenlerin gelişimini sağlayan hem de okulların fiziksel yapılarını geliştiren hatta ailelerle olan iletişimleri doğru sağlayan, ortamlar hazırlayan olup, okul-aile birliklerini okullar ile ilişkilerini sadece okullara maddi katkı sağlayan kurumlar olmaktan çıkarmaları gerekmektedir. Asıl odakta olan öğrenciye nasıl yardımcı olabiliriz sorusuna okul aile birlikleri olarak bu sorunun yanıtını ortaya koymak odak noktamız olmalıdır. Çükü bugünkü aileler bundan yirmi sene önce eğitim gören insanlardır ve onların gördükleri eğitim de değişti bugün. Dolayısıyla çocuklara birlikte katkı yapabilmemiz açısından aile eğitiminin toplum eğitiminde mutlaka öne alınması lazım. Okul yönetimlerinin bunları da içerecek şekilde geliştirilmesi gerektiğini düşünüyorum bilmiyorum yeterli oldu mu?
Nazmiye Hazar: Hocam! Bize Türk Eğitim Sistemi ile ilgili okul yönetimi hakkında Türkiye ve Kıbrıs Türk eğitim sisteminden örnekler vererek bahseder misiniz? Bu anlamda okulların genel olarak hangi yönetim kuramı ile işleyiş gösterdiklerine örnekler sunabilir misiniz?
Mehmet Çağlar: Tabi ki Kıbrıs Türk Eğitim Sistemi özellikle yetmiş yedi yılında yapılan Milli Eğitim şuraları ve çıkan milli eğitim şura kararları ve eğitimle ilgili yasalardan sonra Türkiye ile paralel bir eğitim sistemi yürütülmesi konusunda bir takım kararlar üretilmiştir. Tabi ki bu normal aslında. Yani Türk Eğitim sistemi ile Kıbrıslı Türklerin de eğitim sistemlerinin paralel yürümesi normal aslında. Ama bu paralellik günümüzde paralel değil neredeyse özdeş duruma geldi. Aynılaştırılmış oldu yani. Bu çok doğru bir şey değildir. Öncelikle bunun altını çizeyim. Çünkü neden çok doğru bir şey değildir? Onu da açıklamak istiyorum: çünkü toplumlar, her toplum aslında birbirinden farklıdır ve toplumların gerek yapıları, gerek ihtiyaçları farklı olduğu için çözüm yolları da problemleri de farklıdır. Kısaca her toplumun çözüm yolları farklıdır. Bundan dolayı eğitime gelecek olursak; eğitim de bireyleri toplumsal yaşama hazırlar değil mi? Dolayısıyla her birey o toplum içindeki yaşama eğitim aracılığı ile hazırlamalıdır. Çünkü eğitimin en temelde ve en genelde üç temel işlevi olduğundan bahsedebiliriz. En genelde en kaba olacak olan; bireysel ihtiyaçların karşılanması lazım. Yani her bireyin ilgi yetenek ve bilgi becerisine uygun bir sistem sunması lazım ve bu çerçevede alternatifler sunulması lazım. Birincisi bu. İkincisi, toplumsal ihtiyaçları karşılaması lazım. Yani toplumun gelişebilmesi, varlığını sürdürüp ileriye taşıyabilmesi için gerekli olan insan yapısını yani insanı yetiştirmesi gerekir. İkinci işlevi budur. Üçüncüsü de, evrensel ihtiyaçları karşılayacak şekilde olması lazım. Yani bir birey hem kendini içinde yaşadığı toplumun hem de içinde yaşadığı büyük evrenin yani dünyanın gereksinimlerine ihtiyaç olması şeklinde yetiştirmesi lazım. Dolayısıyla eğer bir ülkede kendi eğitim sistemini herhangi bir başka ülkenin eğitim sistemiyle tamamen aynılaştırırsa o zaman kendi toplumsal ihtiyaçlarını karşılayamayacak duruma gelebilir. Buradan yola çıkarak söylüyorum; ne yazık ki Kıbrıs Türk Eğitim sistemi için o paralellik yanlış değerlendirilmiştir. Paralel gitmesi gerekirken bu paralellik elli yıl içerisinde aynılığa götürüldü. Bu noktadan yola çıkarsak; umarım bu noktadan sonra değişir. Ama yapıya bakarsak; Türk Eğitim sisteminin merkeziyetçi bir yapısı vardır tabi ki. Örneğin; seksen milyonluk bir Türkiye’de seksen iki tane vilayetin yani ilin olduğu bir ülkede bütün ülke, ülkenin koşullarının, ortamlarının gerek coğrafik koşulları olsun gerekse bölgelerin ihtiyaçları bağlamında olsun sanki aynıymış gibi düşünüp hepsine aynı eğitimi vermek, tamamen aynı eğitimi vermek, o toplumsal ve bölgesel ihtiyaçları karşılamada biraz eksiklik yaratmış oluyor merkezi eğitim olduğunda. Çünkü sistem zamanla hantallaşmış da oluyor. Yani örnek vermek gerekirse; Ankara’da merkezden Milli Eğitim Bakanlığı’nda bir karar alınacak ve bu karar Girne’de de, ne bileyim Van’da da Antalya’da da, ne bileyim Diyarbakır’da da eş zamanda aynı şekilde uygulanacak. Fakat düşünün o kadar ilginçtir ki okulların başlangıç saatleri bile aynıdır. Halbuki güneşin doğuşu bile her bölgede farklıdır. Yani Türkiye’nin en doğusundan en batısına giderken güneşin doğuşu bile farklıdır, iklimler farklıdır. Yaz aylarında bütün her yerde üç ay okulların kapalı olmasını düşünecek olduğumuzda, belki bir güneyde sıcakların olduğu yerde uygun olabilir ama doğuda uygun değildir. Dolayısıyla bu merkezi yapının artık günümüzde bölgesel şeylere adres edilmesi lazım. Yani dağıtılması lazım. Bu yetki ve sorumlulukların dağıtılması gerekmektedir. Özellikle okula dayalı yönetimlerin gündeme gelmesi ve yerel yönetimlerin güçlendirilmesi gerekmektedir. Yani okul yönetimlerinin eğitime bu anlamda katkı koyacak ihtiyaçları gerçek anlamda karşılayacak şekle gelmeleri önemlidir. Merkez neyi yani hangi kararı alır? Ülkenin ihtiyaç duyduğu insanı nasıl yetiştireceği konusunda bir takım kararlar alır değil mi? Fakat bölgelere de yetkiler verilmelidir. Şöyle ki, kabaca bir örnek verirsem; örneğin; haftada otuz beş saat ders varsa, on beş saati bunun herkes için bütün ülkede aynı dersleri olabilir. Çünkü bunlar temel ortak olan ihtiyaçlardır. Ama geri kalan yirmi saat hem o bölgenin ihtiyaçları doğrultusunda bölgelere bırakılmalı hem de bireylere seçenek sunacak şekilde değiştirilmesi gerekmektedir. Böylelikle o bölgenin kalkınması ekonomik anlamda da olumlu etkilenecektir. Yani bunları mihver dersler olarak üçe ayırmak gerekiyor. Bir merkezde aritmetik, diğer bir merkez anadil olur. Bu dersleri okuyacak olan öğrenciler bir on saat ya da on beş saat aritmetik program ve anadille bütün ülke bunları okuyabilir. Ancak diğer on saatlik dersi ya da on beş saatlik dersi de o bölge ihtiyaçları için fırsata çevirirsiniz. Örneğin o bölgenin ihtiyaç duyduğu mesela Karadeniz bölgesinde balıkçılık olur; ne bileyim Ege bölgesinde turizm olur falan. Ancak bunları da o bölge karar verir. Bunları da o bölgede eğitim alan herkes okur. O bölgede eğitim aracılığı ile birey fındığı bilsin, ya da o bölgede üretim için aklınıza ne geliyorsa bunu her bireyin eğitiminde kendi bölgesini tanıma ve o bölgenin kalkınması adına eğitim ortamı fırsat yaratabilmeli. Hatta birey kendi ilgi ve yeteneklerine göre ders seçsin. Şimdi merkezden bunlar belirlendiği için bunların hiçbiri olmuyor ne yazık ki. Şimdi bu uygulama seksen milyonluk Türkiye için yapılması gerekir ama mesela Kuzey Kıbrıs için çok daha rahattır bu. Çünkü küçük bir ülkedir Kıbrıs, bunların çok rahat bir şekilde bu beş altı bölgede, bölgeye görevlerin dağıtılması yirmi sekiz tane belediyenin belki altıya sekize düşürülmesini de gerektirebilir. Güçlendirilmesi gerekmektedir. Bu da bölerek değil birleştirerek olabilir. Fakat bu yerel yönetimlerin görevleri içerisine sağlık birimleri de aktarılabilir. Sağlıkla ilgili bazı yetkiler aktarılabilir. Özellikle eğitim aktarılabilir ve her bölge kendi bölgesindeki eğitimi kontrol eder bir noktaya da gelebilir. Yerel yönetimler bağlamında da, yani merkez belli kararları alır, esas kararları vizyonu ortaya koyarak, ya da misyonu ortaya koyarak, öğretmenlerin genel seçimlerini ortaya koyar. Bölgelerin bunların uygulanmasını sağlar bir noktaya gelmesi gerekir. Yani özetle soruna bir cümleyle cevabını verirsem; bu merkezi yönetimlerin artık bölgesel yerel yönetimlere dağıtılması ve okula dayalı yönetimlerin gündeme gelmesi gerektiğini düşünüyorum Türk eğitim ve Kıbrıs Türk eğitim sistemlerinde.
Nazmiye Hazar: Hocam çok teşekkür ederim. Genel anlamda eğitim sistemi olarak Türk Eğitim Sistemi ile ilgili Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde eğitim yönetimi açısından olumsuz etkileri olan merkeziyetçi yaklaşımla ilgili okul özerkliğinin önemine vurgu yaptınız. Bu bağlamda size çok teşekkür ederim. Peki, yönetim kuramları bakımından düşündüğümüzde sizce biz hangi aşamadayız? Ve KKTC’de eğitim yönetiminin temel sorunları nelerdir?

Mehmet Çağlar: Yani bizde, KKTC’de bir sistem olduğunu düşünmüyorum. Ben yönetim kuramları olarak da yani Taylorizm ya da Neo Klasik Dönem ya da şu dönem diye bir şey uygulandığını düşünmüyorum. Bizde tamamen o ağır merkeziyetçi yapıda, özellikle maalesef siyaset çok baskın olmaktadır. Siyaset eğitimde dominant rol oynuyor ve gerek ahbap çavuş ilişkilerinin eğitim sisteminin her kademesinde oluşu, başta yönetim kademelerine atamalarda, gerekse yönetici yetiştirmede hala bir sistem oluşturulmuş olmaması, bırakın yöneticiliği müfettiş ya da denetçi yetiştirmede bile hala doğru dürüst bir sistem olmamış olması ile ilgili “deneyime mi ağırlık verilerek bir sistem sağlanabilir?” sorusunu sorgulamamızı gerektiriyor. Yoksa eğitimi yönetmekle ilgili herhangi bir teoriye mi ağırlık verilecek? Yoksa eğitime mi ağırlık verilecek? Bu konuda dahi henüz bir şey oturtulmamıştır.
Nazmiye Hazar: Hocam az önce siyaset baskısından bahsettiniz. Yasalarımız içerisinde bile yönetimin merkeze dayalı olduğu belirtiliyor. Yani anayasamızın içerisinde bu duruma ilişkin tanım ve açıklamaların kurallar bütünlüğünde olması sanırım yasalardan ötürü de sıkıntı oluyor değil mi? Çünkü yönetimle ilgili az önce belirttiğiniz sorunlar içinde siyasetin de eğitime olumsuz etki etmesinin yanı sıra var olan mevcut yasaların da bugünkü şartlarda sorun olarak nitelendirilebileceğini belirtebilir miyiz?
Mehmet Çağlar: Tabi, tabi, işte o. Oradan değişmesi lazım. Çünkü merkeziyetçi yapının etkisi yasadan güç buluyor. Şimdi bir devlet gibi düşününce işte bir üniter devlet nasıl ki tek bir yerden yönetim yapar; ve bölgelere farklı yetkiler verilmiyor asıl güç o merkezdedir, bu eğitimde de aynı şekilde oluyor ve asıl güç merkezde olacak şekilde gidiyor. Bu yasalarda da bu şekilde belirlenmiş. Halbuki bunların değişmesi gerekiyor. Tabi ki kendiliğinden değişmez. Çünkü bu sistemin kendisi meclisten alınacak bir takım geçirilecek yasalarla oluşturulması gerekiyor ve buralarda da bu merkezi yapıların okula dayalı yönetime dayalı dönüşmesi lazım. Şimdi hatırlıyorum da bundan on beş on altı yıl önce 2004-2005 yıllarında okula dayalı yönetimlere geçişle ilgili bir takım çalışmalar yapıldı biliyorsunuz. Ben o dönemde meclisteydim de. Okula dayalı bütçe olayını geçirdik. Okula dayalı bütçeye geçilebilmesi için de ilk adım olarak her bölgenin yerel yönetimlerin, belediyelerin, topladıkları emlak vergilerinin o bölgedeki okullara aktarılması gerektiği konusunda da yasa geçti. Bu yasa hala daha da devam eder, tırnak içerisinde daha devam ettiğini belirtebiliriz. Ama bu ileriye taşınmadı ve ne oldu? Bu toplanan emlak vergilerinin nasıl dağıtılacağı konusu daha sonra düzenlenmedi ve belediyelerin insafına kaldı. Yani oraya ne kadar aktaracak? Ne yapılacak? Bunun denetimi nasıl yapılacak? şeklinde ya da neye göre okullara dağıtılacak? vb. bunların ileri taşınması gereklidir. Çünkü bu konuya ilişkin denetleme de yapılmıyor. Belediyeler bölgelerinde okulların bazı ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde dağıtıyor. Halbuki eğer yasa biraz daha ileriye taşınsa ve dediğimiz gibi o merkezi yapı gerek yerel yönetimlere gerek okula dayalı yönetimlere dayalı bir yapıya getirilse yasalarla bunlar sağlandığı zaman doğrudan doğruya toplanan vergilerin o istenen belli bir kısmı o yönetimlere aktarılması gerekirdi. Tabi bunun için de bu yirmi sekiz belediyenin kalkınmış olması çok önemli. Ancak bu belediyelerin hepsi de güçlü değil, sayılar da çok fazla. Bunun da dönüşmesi gerekiyor. Eğitimle ilgili okula o yetkileri verecek olan yerel yönetimlerin güçlü olması açısından da bunun olması gerekir. Aksi halde bu yasalar değişmeden ve doğru değişmeden doğru değil. Değişmeden olmaz ama siyaset nasıl olumsuz etkiler; şimdi bir takım kararlar alınıyor belki niyet olarak o gün alındığı gün niyet olarak doğru düşünülmüş olabilir. Ama bunun takibinin yapılması gerekiyor. Şimdi geçmişte hiçbir meslek için master yapmak, doktora yapmak önemli değildi. Yirmi- otuz sene önce sadece deneyimle oluyordu. Deneyimli olanlar okul yöneticisi oluyordu. Sonra dendi ki “Tamam okul deneyimi olsun ama bir de bu alanda uzman olan insanların da katılması katkı olabilir” dendi. Bunlar kondu içine ve bu çerçevede çeşitli kurslara katılmak falan oldu. Fakat ne oldu? Daha sonra bu kurslara katılmak bazı insanlar için; yani hiç kursa etkin katılma şeklinde olmadı. Yani sadece kursa gitti oldu. Gitti de ne oldu? Yani oturup sadece kursa katıldığına dair imza atmakla bir eğitim alınmış olunmaz. Bu birçok ülkede de var. Ama nasıl var? Katılım sağlanan kurstan sonra yani biten kurstan sonra bir rapor hazırlanır bir değerlendirme yapılır. Ya da katılan kişinin o kurs sonrasında o kursa yönelik bir proje yapıp vermesi gerekir. Peki bizde durum ne? Şimdi bizde bunlar olmadığı için ciddi sıkıntılar var. Yani şöyle söyleyim: Örneğin parasal bir takım şeylerle ya da torpillerle o kurslara katılım belgeleri dağıtıldı ve giderek değersizleşti bu da. Bunların kendini değiştirmesi, düzenlemesi gerekiyor ve deneyimi de hiçleştirmemek gerekir. Yani bir taraftan uzmanlık tamam bu olsun. Ama deneyimin de olması lazım. Yani o deneyim çok önemli. Çünkü kişinin yönetici olabilmesi için hangi kurumsa o kurumun alt birimlerinde de çalışarak yukarıya gelmesi gerekir diye düşünüyorum ben. Ama bu alttan yukarı doğru giderken uzmanlığı da olan; diğerine göre bir adım daha öne çıkması da gereken bir durum. Halbuki şimdi o deneyim süresi çok kısaltıldı ve o uzmanlıkla bir anda tepeye çıkabiliyor. Hele bir de siyasi şeylerle yani siyasi kutuplaşmalarla bu ülkede belli kişiler belli örgütlere belli siyasetlere sırf bu yüzden katılmaya başladılar ve o torpil mekanizması okul yönetimlerini sıkıntılı hale getirdi diye düşünüyorum ben.
Nazmiye Hazar: Peki hocam Türk eğitim sisteminin yirmi birinci yüzyıl şartlarına uygunluk durumunu göz önünde bulundurarak eğitim yönetimindekilerin eğitim yöntemleriyle ilgili ne gibi güçlüklerle karşılaştıklarını düşünüyorsunuz? Diğer gelişmiş ülkelerle az önce belirttiğiniz birkaç örneğiniz olmuştu. Diğer gelişmiş ülkelere göre farklılıklarımız nelerdir?
Mehmet Çağlar: Evet. Şimdi tabi yirmi birinci yüzyıldayız. Az önce söylediğim gibi bilgi toplumundan da öteye dünyada artık akıllı toplum konuşuluyor. Yani 5.0 konuşuluyor. Biz ise hala daha ancak 4.0 olma yolundayız. Yani o bilgi toplumuna güya hazırlıyoruz insanları. Bu aşıldı artık dünyada, yani bilgi toplumunun ötesine geçildi artık. Hele bu pandemi bunu daha da bize gösterdi. Bizim okul yapılarımız ise baktığımız zaman hala daha 3.0’da, yani dolayısıyla o sanayi döneminin hem de sanayi döneminin de kötü dönemlerinin içinde bir yerdeyiz biz bu yönetim anlayışlarıyla diye düşünüyorum. Buna örnek de verebilirim. Yani bu sadece yöneticilerin değil, programlara da yansıyan yani eğitim programlarına, öğretim programlarına, yani müfredatlara yansıyan bir şey. Ölçme değerlendirme sistemine yansıyan bir şekilde. Hala daha çağın çok gerisinde, yani akıllı topluma geçiş var şimdi. Bir öncesi bilgi toplumuydu. Onun da gerisine; sanayi toplumu yani 3.0 dediğim o. O dönemden kalan ölçme ve değerlendirmeyle biz bugün yapıyoruz örneğin, mesela bizde bu gün hala kolej sınavları var. Kolej sınavlarında nedir sorulan sorular? Türkçe ve matematik. Niye Türkçe ve matematik? Çünkü IQ dediğimiz bir şey vardır. On sekizinci on dokuzuncu yüzyılda yani sanayi toplumlarının kurulduğu dönemde, insanlarda bir mantıksal zekâya yani matematiksel zekaya bakılırdı. Bir de iletişim becerileri olan ana dil zekasına bakılırdı. Çünkü o dönemlerde kocaman fabrikalar vardı ve işçilerin söylenenleri anlaması önemliydi. Bir de işçilerin iş yaşamında mantığını kullanabiliyor olması önemliydi. Yani makine başında vidayı iyi sıkabiliyor mu, bilmem neyi iyi yapabiliyor mu? Bir takım becerileri ihtiyaç görerek ve insan yetiştirmek için de, insanları seçmek için de bu iki fikre öğrenme psikologları o dönemde IQ dediğimiz testler geliştirildi. Böylelikle giriş koşullarında da, çeşitli iş yerlerinde, bunlara bakılırdı. Biz Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti olarak örneğin; bunlara bakıyoruz. Bizim ilköğretim sürecini tamamlayan öğrencilerin katılmış olduğu kolej sınavlarında hala bir dil sınavı bir de matematik sınavı vardır. Dolayısıyla biz bu çağda yalnızca bu ölçütlerle insanların daha zeki olduğunu düşünüyoruz, ki bu çok eksiktir, farklı zekâ türlerini dışlayan bir anlayıştır. Bir bunu söyleyebilirim. İkinci olarak da, yine bir çok konferansımda ve derslerimde de söylediğim bir şeyden bahsedeceğim:
Ben şu an atmış iki yaşındayım. Ben on iki yaşındayken yani ortaokula başladığım on bir on iki yaşımdayken, elli iki yıl önce, yani yarım asır önce, sınavlar şöyle değerlendiriliyordu. Bir dönemde, her dönem için, notu biz nasıl belirlerdik biliyor musunuz? Birinci sınava girdiğimizde iki ile çarparlardı notumuzu. Daha sonra ikinci sınava girdiğimizde, yani final sınavımızı üçle çarparlardı. Öğretmenin kanaatini de birle çarparlardı. Toplam altı olurdu. Bu toplam puanı da altıya böldüğünüzde karneye yazılacak olan not bulunurdu. Elli sene öncesinden bu güne baktığımızda durum hâlâ aynı. Dolayısıyla sorduğun şey, yirmi birinci yüzyıldayız ama ne yirmi birinci yüzyılı? Yani eğer ben bu gün atmış iki yaşında iken elli yıl öncenin ölçme ve değerlendirme sistemi hala bu gün de geçerliyse ve ben elli yıl önce elli bir yıl önce girdiğim kolej sınavının tipi bende girdim kolaj sınavına elli bir sene önce elli bir sene önceki bir matematik bir de Türkçe sorularının sorularak insanların oraya seçilmesi hala aynı gidiyorsa, neyin gelişmesinden bahsediyoruz ki? Yani elli yılda dünya nasıl değişti lütfen bir bakın. Elli yıl önce insanlar aya gitmemişti değil mi? Bugün ise aya gidildi, Mars’a gidildi değil mi? Oralara insansız araçlar gönderiliyor, fotoğraflar çekiliyor. Bugünkü dünyada, elli yıldan bu yana ülkelerdeki üretim ilişkileri bile çok değişti. Yani neler değişti bu elli yıl içerisine baktığımızda; bizde hala eğitim sistemindeki ölçme değerlendirme sistemi bile değişmedi. Hiçbir şey değişmedi. Bu noktada dolayısıyla burada yapılması gereken bu dönemde özellikle gerek Türk Eğitim Sistemi’nde ama özellikle Kuzey Kıbrıs Türk Eğitim Sistemi’nde yapılması gereken önce “Biz nasıl insan yetiştirmek istiyoruz?” sorusunu soracağız ve bu “Biz nasıl bir toplum yaratmak istiyoruz?” sorusunu getirecek. Tabi bu şu anlamında değil: Yani herkesi ayni tipten yetiştireceğiz anlamında değil bu bahsettiğim durum. Ama genel anlamda biz nasıl bir üretim ilişkisi istiyoruz? Yani bu toplumu ileriye nasıl taşıyacağız? Hangi tip insanlara ihtiyacımız vardır bizim? Hangi alanlarda insanların üretmesini istiyoruz? Buraları düşünüp karar vermemiz gerekiyor. Tarımsal mı? Küçük sanayi mi? Turizm mi? Bilgi teknolojileri mi? Bunları düşünerek bizim yeni bir yapılanmaya gitmemiz gerekiyor. Bu yeni yapılanmada da hem eğitim teknolojilerini iyi ve doğru kullanabilen hem de erken yaşta yani küçük yaşlarda o öğretim metod ve tekniklerinin ve teknolojilerinin, öğretmen eğitimlerinin de dikkate alınacağı bir sistem olması gerektiğini düşünüyorum. Nasıl öğretmen yetiştireceğimizi dikkate alacağımız bir sistem geliştirmek gerektiğini düşünüyorum burada sevgili Nazmiye. O ilk soruda sorduğun soruda da belirttim. Aile ve toplum eğitimi çok önemlidir. Onlarca televizyon kanalımız vardır Kıbrıs’ta da. Türkiye’de de yüzlerce televizyon kanalı vardır ve buralardan istifade edilebilir. Eğitim alanında, toplum eğitimi, aile eğitimi alanında neler yaptığımıza bir baktığımızda kocaman bir hiçten bahsediyoruz. Oysa çocukları çok farklı şekilde etkileyen konu ve alanları dikkate almalıyız. Gençleri de aynı şekilde çok farklı şekilde etkileyen televizyon dizilerine milyarlar akıtılıyor değil mi? Ama ailelerin çocuk eğitiminin nasıl olacağı noktasında, ailelerin çocuklarına nasıl katkı koyacakları noktasında, nasıl girişimci olunacağı noktasında sıkıntılar var. Yani buralarda küçük skeçlerden tutun da bu kanallara ülkemizde Kıbrıs’ta maalesef yer verilmediğini görüyoruz. Sanat bu gün dünyada vazgeçilmezdir. Estetik, eğitimin vaz geçilmezidir. Yani sanata ve estetiğe, estetik düşünen ve sanatsal düşünenlere, hoşgörülü, farklılıklara değer veren insanlar yetiştirmek için insanlar toplumlar bugün eğitim sistemlerini sürekli olarak değiştiriyorlar. Yani bu gün birçok dünya ülkesinin örnek aldığı Finlandiya eğitim sistemini bir örnek olarak verelim: Finlandiya şimdilerde kendi eğitim sistemini değiştiriyor düşün. Ama biz hâlâ daha onun o eğitim sistemini örnek alıp kendi ülkemize uyarlamaya dahi çalışmıyoruz. Tek yaptığımız, kolej sınavları ne zaman olacak? Öğretmen eksiği öğretmen atamaları yapıldı mı yapılmadı mı? Bu gün yani pandemi döneminde örneğin ben bir eğitimci olarak baktığımda çocukların matematikten, kimyadan veya Türkçeden bir takım eksikliklerinin çok büyük sorun olduğunu düşünmüyorum. Yani bu eksiklikler kapatılır. Hatta çok kolay ve çok rahat kapatılır. Yani iki aylık üç aylık hızlı kurslarla bunu kapatırsınız. Ama biz bu çocuklara bugün evde bu sosyalleşme noktasında, girişimci olmaları noktasında nasıl bir katkı yapıyoruz? Psikolojik bir takım gelişimlerinin nasıl kontrol edebiliyoruz? Aileler çocuklarıyla ne kadar ilgilenebiliyorlar? Bunları düşünen, konuşan insan sayısı çok az ve bunları söylediğimiz zaman da sanki uzaydan gelmiş gibi muamele görebiliyoruz. Ama koca bir bakanlığa bakıyorsun, sınav tarihi belirliyor, sınavlar olacak eğitim aksamayacak falan deniliyor. Çocuklar aksamış bir durumdadır aslında. Yani bu nesiller acaba ne olacak? Bu iki sene içinde bu çocukların gelişimi özellikle ilkokula yeni başlayan, gelişim çağında olan, ergenlik çağında olan bu çocuklar sokağa çıkamıyor, oyun oynayamıyor, akranları ile ilişki kuramıyorlar, çevrelerinde iletişimi farklı farklı yapılarda olan çocukların olduğunu, olabildiğini göremiyorlar. Ellerinde sadece bilgisayar, onu da doğru kullanıyorlar mı kullanmıyorlar mı? Bu yönde bir denetleme de yok. Ailelerde de böyle bir eğitim yok. İşte çocukların birçoğunun, yapılan araştırmaları okuyorum Türkiye’deki ve haberleri takip ediyorum, altını ıslatan çocuklar, gece uyku problemi olan çocuklar, gece uyku uyuyamama problemi çeken çocuklar, ailesi tarafından ihmal edilenler, aileleriyle ilişkilerinde sorunları olan çocuklar vesaire. Gazetelerde çıkan haberlerde, laçkalaşan ilişkileri görüyorsunuz. Yani, bütün bunlar çok büyük sorunlar yaratacaktır. Dolayısıyla yirmi birinci yüzyılda artık okul yönetimlerinin, bundan dolayı söylüyorum, ben sadece okuldaki çocuklarla yapılan eğitimi değil evde de ailelerin çocuklarla olan o ilişkilerini düzenleyebilecek olan noktada bunlara da, öğretim liderliği boyutunda katkı koymaları gerekiyor. İşte bu nedenle bu boyuta bakmak gerekir. Artık yirmi birinci yüzyıldayız ve dengeyi de kurabilmek çok önemli. Yani o teknolojiyi kullanma eğitimi bir tarafa ama o duyuşsal boyutunu devinişsel boyutunu el becerilerinden tut da duyuşsal becerileri geliştirmeye kadar olan noktaları ihmal etmememiz gerekiyor, yoksa robot değildir yetiştireceğimiz insanlar yani.
Nazmiye Hazar: Hocam çok güzel ifade ettiniz! Yani yine ucunda ailenin ne kadar önemli olduğuna değindiniz. Bu konuya ilişkin ben tekrar bir soru daha yöneltmek istiyorum size. Sosyal bir alan olarak okullarımızı düşündüğümüzde az önce bahsettiğiniz iletişimin ne kadar önemli olduğunu açıklamalarınızdan gayet güzel anlıyoruz. Sizce sınıfı yöneten öğretmen ve okulu yöneten okul müdürlerinin iletişim uzmanlığı ile ilgili yönetimle ilgili okul liderleri etkili iletişim sağlayabilmek için nasıl bir iletişim becerisine sahip olmalılar?
Mehmet Çağlar: Yani burada şundan kast ediyoruz; okul yönetimleri öğretmen ilişkisi, bir; İki, öğretmen öğrenci ilişkisi; üç, okul aile ilişkisi; bütün bunlardan bahsediyoruz değil mi? Şimdi şöyle başlayalım:
Bir kere okul öğretmen ilişkisinden, yani okul yönetimi ve öğretmen ilişkisinden bakarsak; okulların, en başta söylediğim gibi, o merkeziyetçi yapıdan bir kere kurtulması lazım. Yani merkezden alınan kararlarla bütün okulların aynılaştırılması düşüncesinden vazgeçmek gerekiyor, bunu bölgelere ve/veya okullara dağıtmak gerekiyor. Yani okul yönetimlerinin belli bir takım sorumlulukları ve yetkileri olması lazım. Açıkçası, hem yetkileri hem sorumlulukları olması gerekiyor. Şimdi sorumluluk veriyor da yetki vermezseniz o zaman okul müdürleri sadece alınan kararları okullarında uygulatan insanlar olur ama bir karar alma yetkisi yoktur olur. Aynı şekilde öğretmenlerde de eğer siz merkezden alınan kararla bir öğretmeni atıyorsanız bir yere ve bir okulda okul müdürü öğretmeni hakkında bir karar veremiyorsa, sadece sene sonunda bir puan veriyorsa ki o da küçük ülke olduğundan dolayı siyasi nedenlerle ahbap çavuş ilişkisi ile yüz aldı, doksan aldı diyerek ve öğretmen gerek öğretmen ilerlemesinde yani yükselmelerde, hiring and firing durumlarında, yani işe alma ve işten durdurma dediğimiz o bir atama bir de işten atılma noktasında hiçbir yetkileri yoksa ve bir öğretmen atandığı zaman biliyoruz ki ta ki “ben emekli olacağım zaten, yani ben elimi kolumu sallaya sallaya gitsem de emekli olurum.” Ya da bir yönetici derse ki “Ben artık yönetici oldum. Ömrü billah beni buradan kimse kımıldatamaz.” derse bir yere varamayız. Dolayısıyla bütün bunların mutlaka performans değerlendirme şeklinde birtakım kriterlerle olması gerekir. Eğer sen, devlet öğretmeni ya da devlet okulu müdürü olabilirsin tabi, bu hakkı kazanabilirsin, ama yine de belli sözleşmelerle çalışman gerektiğini düşünüyorum ben.
Nazmiye Hazar: Peki bu bahsettiğiniz aslında adanın kuzeyinde yaşanılan bir sıkıntı.
Mehmet Çağlar: Tabi Kuzeyden bahsediyorum ben.
Nazmiye Hazar: Çünkü Türkiye’ye baktığımızda performans değerlendirmeyle ilgili ciddi gelişmeler olduğunu biliyoruz. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Mehmet Çağlar: Ama orda da yani bir öğretmen mesleğe girdikten sonra, bir daha o meslekten iş yapsa da yapmasa da çıkarıldığını düşünmüyorum, yani bazı ülkelerde şöyle farklı sistemler vardır, devlet kadrosuna devletin güvencesine girmek demek orda ömür boyu emekli olana kadar çalışacaksın garantisini vermiyor mutlaka öğretmenlere ve okul yöneticilerine, ama orda okulların yetkileri de vardır. Okul müdürleri, sadece merkezin değil, o sorumluluğun yanında verdikleri yetkilerle de öğretmen ve yöneticilerin performanslarını değerlendiren bir sistem içerisinde olur ve bunu bir kişi değil de o okula dayalı yönetimler varsa, yerel yönetimlerde böyle birimler varsa, bunlar da bunların da verdikleri raporlar doğrultusunda öğretmen ilerlemeleri veya o yöneticilerin o görevlerini devam ettirmeleri söz konusu olabilir. Şimdi bunun dışında ama öğretmen okul yönetimi ilişkilerinde okullarda alınan bir takım kararlarda sadece okul yöneticisi ya da merkezin kararı değil, öğretmenlerin de düşüncelerinin alınması gerekiyor. O okulun işleyişinde vizyonun ortaya konmasında veya stratejik planlar ortaya konurken kısa vadeli veya orta dönemli planlarda onların da görüşleri alınması lazım. Aynı şekilde belki velilerin de katılması gerekiyor bu tip noktalarda. Bütün çalışanlar gibi velilerin de katılması çok önemli. Ama her şeyin özünde kaliteyi ve gelişmeyi ben sınıfta ararım. Ben öğretmenle öğrenci ilişkilerinin de, öğretim yöntemlerinin ya da öğretim metotlarının artık felsefi olarak da değişmiş olması gerektiğini düşünüyorum. Yani öğretmen sadece lafta kalmaması lazım. Öğretmen bilgiyi aktaran değil; bilgiye ulaşma yollarını gösteren rehber olmalıdır. Bu beylik laflarla bunu söylemek kolaydır da; hayata geçirmektir esas olay. Esas sınıfa gittiğin zaman sınıfa girdiğinde eğer sen, bir konuyu sen anlatmaya çalışırsan öğrenciye sadece ve öğrencinin de keşfetmesine fırsat vermiyorsan, hem de anlattığın konuda on tane yüz tane soru sorarak onlara bunu belletmeye çalışırsan, ezberletmeye çalışırsan, böyle yetişen insanlar yarın günlük hayatta karşılaştıkları problemleri çözmede yetersiz kalırlar. Bundan dolayı zaten Türkiye, biz Kıbrıs olarak girmiyoruz ama paralel bir eğitimimiz olduğundan Türkiye sonuçları bir fikir verebilir kabaca, Türkiye’nin katıldığı PISA sınavlarının sonuçlarına baktığımızda, sonlardaki üçüncü dördüncü ülkedir. Neden? Milyarlarca para yatırılıyor gerek devlet tarafından gerekse aileler tarafından, özel dersler, özel kurslar, özel okullar. Ama baktığın zaman PISA sınavlarındaki notlara yetmiş iki yetmiş üç ülke arasında belki sonuncu ülkelerden bir tanesi. E bu mudur yani, matematik okur yazarlığı dediğimiz zaman eskiden şöyle derlerdi insanlar “Matematiği iyiyse bütün dersleri iyidir”. Bu doğru değil. Çünkü sanat farklı bir şey. Farklı tür zekâlar da vardır ama şu önemlidir; Matematiksel düşünme diye bakmak gerekir olaya. Yani integrali bilmek bilmem neyi bilmek değil. Matematiksel düşünme her ders için gereklidir hipotetik düşünme. Hipotez ortaya koyma, alternatifleri deneme bütün bunları senin öğretmen olarak sınıfta çocuklara yaşatman lazım. Yani sen gerçek hayat problemi ve gerekli bilgileri verdikten sonra toplamayı çıkarmayı çarpmayı diyelim ki aritmetik işlemleri ver sonra dön gerçek yaşam problemleriyle çocukları karşılaştır ve acaba o öğrendikleri bilgilerle gerçek yaşamda karşılarına çıkabilecek bir takım problemleri çözebilme becerisini geliştiriyor mu? Ve bu beceriler tek olmamalı, yani öyle yaşam problemleri bizim öğretmenler olarak geliştirmemiz gerekir ki, yönetim de bunlara katkı koyması lazım ki; on tane çocuk illa ki aynı yolu kullanarak çözmesin, hepsi farklı yollarla çözebilsin, farklı şekillerde yaklaşabilsin ve çocuklar o zaman neyi görür? Akranlar arasında farklı düşünceleri… ha demek ki doğru tek değil… yani ben bunu çözdüm ve öğretmen bana “aferin” dedi; ama o arkadaşımda başka bir yolla çözdü ona da “aferin” dedi. Demek ki tek doğru yol yokmuş. Aklın yolu bir değilmiş. Tamam da biz ne yapıyoruz? Ülke olarak toplum olarak çocuklara aklın yolu bir deyip duruyoruz... aklın yolu bir ise o zaman ne oluyor? Çocuk öğretmenin yaptığını yapmaya çalışıyor. Tek bir yol. E tek bir yolla öğrenen insanlar nasıl yenilikçi yetişecek ya da karşısına bir problem çıktığı zaman, çocuk bu problem karşısında nasıl alternatif yollar çıkarabilecek? Çünkü gerçek yaşam problemiyle karşılaşmamış ki. Bakın işte Türkiye’yi ele alalım şimdi, koskoca seksen milyonluk ülke. Güzel çalışmalar var. Bilimsel çalışmalar da yapılıyor deniyor. Deniyor daa! Yani niye peki bir aşı hala daha Türkiye’de bulunamadı? Niye? Niye bu gün iki yüz tane üniversite var Türkiye’de ama dünya sıralamasına baktığımız zaman ilk beş yüze giren bir tane iki tane üniversite var sadece. Niye? Bu üniversitelerin içerisinde Kıbrıs’takiler de dahil. Niye bunların içerinde toplumsal projelere yer açan toplum sorunlarını çözen projeler geçmiyor niye öncülük yapmıyor? Bu kadar doktora yapan, bu kadar master yapan insanlar var, bu kadar öğretim üyesi, yüz bin öğrenci var diyoruz mesela ülkede. Niye peki üniversitelerde bir turizm sorunu çözülemiyor? Tarımdaki bir takım sorunlar niye çözülemiyor? Niye bu ülkede eğitim sorunları çözülemiyor? Her üniversitenin eğitim fakültesi var, ama niye eğitim sorunlarına birlikte çözüm bulunmaya çalışılmıyor? Çünkü devlet yeterince katkı yapmıyor oralara, yani devlet eğitim fakültelerinde görev yapan öğretim üyelerinden proje yapmalarını beklemiyor ve yükselme sistemleri bile sadece nicelik olarak, “kaç tane makale yazdın? kaç tane makale yayınlattın?” Yayınlatabilirsin de; ne işe yaradı? Yani toplumun hangi sorununu çözdün sen? Bütün bunlara baktığında, işte bu insan yetiştirmede yanlış bir çizgide gittiğimizin göstergesidir. O yüzden okullara döndüğümde, yani tekrar o iletişimde neler olması gerektiği konusuna tekrar dönersem, bu iletişimlerde asıl olan yani birinci temel olan şey; insanları konuşturtma becerisidir. Yani iletişimi başlatmak. Çünkü iletişim yalnızca senin söylediğinin karşıya gitmesi değildir. Karşının da söylediğini senin almandır ve değerlendirmendir. Ama yöneticiler öğretmenlere bir şey söyler ancak öğretmenin geri bildirimi istenmiyor. Öğretmen öğrenciye bir şey aktarıyor ama geri bildirim istenmiyor, sadece sınavlarda soruluyor benim size söylediklerimi anladın mı? E tamam da yalnızca senin söylediklerini anlayarak ben ileriye gidemem ki. Benim de bir şeyler üretmem gerekiyor. Dolayısıyla iletişim becerilerinde bunun olması lazım yani gerçek anlamda iletişimin olması gerekiyor… karşılıklı olarak gidip gelen bir iletişim olması lazım ve hem dikey hem yatay iletişim olması gerekir, yani hem akranlar arasında akranların bir birini duyması lazım hem de bizim öğretmenler olarak öğrencilerimizi duymamız gerekiyor. Öğrencileri hep biz bizi duysun istiyoruz ve onları konuşturtmuyoruz, onların fikirlerini almıyoruz. E yanlış olsa dahi bir takım düşüncelerini söyleme fırsatı vermiyoruz. Okullarda da yönetimler okul yönetimleri merkezin aldığı kararları öğretmenlere duyuran aracılar durumuna gelmiştir. Halbuki öğretmenlerin de çeşitli problemlerde görüşlerinin alınması lazım, ailelerin de alınması lazım; bu kültürün yaratılması gerekiyor. Yani asıl olan bence gerek okul-aile gerek okul-öğretmen gerek öğretmen-öğrenci ilişkilerinde temel sorun budur Nazmiye.
Nazmiye Hazar: Çok teşekkür ederim hocam! Hocam okullarda sürekli çağdaş eğitimden bahsediyoruz ve çağın gereklilikleri için sürekli önerilen ve sürekli imkânlarla ilgili sınırları zorlamaya çalışıyoruz. Böyle bir çabamız var ancak nedense gerek eğitimde çağdaş olmak gerekse okullarda sınıf içerisinde çağdaş sınıf yönetimini ve çağdaş eğitim yönetimi uygulamalarını bazen bilgimiz açısından teorik bilgilerde bile aksaklıklar yaşamaktayız. Bu konu ile ilgili bizlere nelere önerirsiniz? Hani az önce bahsettiğiniz ilk soruda da ikinci soruda da aslında bahsettiniz biliyoruz ama karşımızdaki aileler klasik eğitimden yoğrulmuş aileler ve bu öğretmeneler de klasik eğitimden yoğrulmuş öğretmenler. Bu bağlamda çağdaş eğitim yönetimi ve çağdaş eğitim uygulamalarıyla ilgili teorik bilgilerin gerçek anlamda yaşama geçebilmesi, için ne yapılması lazım?
Mehmet Çağlar: Evet. Şimdi tabi ki şöyle söyleyim: deminki soruların içinde var ama biraz daha derli toplu söylemeye çalışayım. Her şeyden önce ne istediğimizi bilmemiz gerekiyor. Yani bir toplumsal mutabakat olması gerekiyor eğitimde…. Yani hükümetler değiştiği zaman, her siyasi parti hükümete geldiği zaman kendi düşüncelerini aktarma konusunda, hele hele çok hızlı değişen hükümetler var ülkede, ülkemizde. Kuzey Kıbrıs’tan bahsediyorum! Şimdi bu çok hızlı değişen hükümet, eğitim bakanlığına gelirse kendi düşündüğünü sözde yapmaya çalışıyor ama aslında yapmaya çalıştığı sadece şekilsel değişikliklerdir; yani özlü, işin özüne dokunan, sistemi gerçek anlamda değiştirecek olan, ülkenin ihtiyaç duyduğu insanı yetiştirecek olan noktalara temas etmek yerine, sadece dediğim gibi gösteriş göz önünde olan bazı şeylere dokunuyor ama sistem aynı verdiğim örneği unutmayın yani o ölçme değerlendirmede elli yıldır değişmeyen şey. Yani biri geliyor matematik haftada üç saat dört saat yerine beş saat, biri geliyor din dersi iki saatten dört saate çıksın; öbürü geliyor din dersi seçmeli olsun... Bu tip değişikliklerle işin özünde sistemin kendisine dokunan bir şey olmamıştır. Aslında sisteme dokunan bir tek şey olmuştur: İşte yetmişli yıllarda “Kıbrıs’ta eğitim, Türkiye eğitim sistemine paralel gidecek” dendi ve o günden sonra belli bir alışkanlıkla hep Türkiye bir şeyleri değiştirsin; bizde alalım, uyarlayalım noktasına gelindi ve giderek aynılaştı. Seksenli yıllarda kolejler artırıldı, Anadolu Lisesi tipi okullar açıldı, Fen Lisesi kuruldu, Güzel Sanatlar Lisesi kuruldu. Türkiye’de ne varsa burada da olsun anlayışıyla getirildi bunlar. Ancak meselâ mesleki eğitime yeterince değer verilmedi. Giderek bunlar aşağıya düştü. Türkiye’de durum biraz daha farklı. Oradaki hükümetler çok hızlı değişmiyor. Ama orda da sistemler açısından baktığımızda, sistemlere çok dokunulmuyordu. Son bir on beş yirmi yıldır orda sisteme kökten dokunuldu, fakat orada da sistemin kendine değil politik yapısına dokunuldu. Yani “Nasıl insan yetiştireceğiz?” noktasında farklı bir insan tipi düşünüldü ve bir şekilde ortaya konuyor ve okul tipleri böyle değiştirildi. İşte İmam hatipler artırıldı, ilahiyat fakülteleri artırıldı. Bütün bunlar ülke insanının düşünce yapısını değiştirir nitelikte bir yöne gitti. Ama bu eğitim sisteminde olan değişiklik, bizim bilimsel anlamda anladığımız değişiklik değil; bu tamamen politik insan yetiştirmede yol almadır. Eskiden, Atatürkçü insan yetiştirmeye çalışılırdı. Şimdi de dini bütün insan yetiştirilmeye çalışıyor. Son zamanlarda buralarda da aslında o paralelliğe gidilecek ya; buralara da bir şekilde atlamaya çalıştığını görüyoruz o sistemin. Bunlardan bir kere kesinlikle kurtulmak, yani Türkiye’de de burada da kurtulmak gerekiyor. Çünkü insan yetiştirmede biz istediğimiz insanı hani hep “Nasıl bir insan yetiştireceğiz?” derken; Atatürkçü insan veya ne bileyim şöyle insan, böyle insan diye söylemek bence doğru değil. Önemli olan önemli olan niteliklerini koymaktır. Yani örneğin ‘Barış’; barışı dünya insanlarıyla toplumla barışık insan ilişkilerinde iyi olan toplumsal gelişmeye katkı koyabilecek insan yetiştirmek. Bunu ortaya koymak gerekiyor ki bu her dönemde doğru olsun. Yoksa bu gün dediğim gibi; nasıl ki dindar insan yetiştirmek bir temel vizyon olmaması gerekirken bir öncesini de ben doğru bulmuyorum yani Atatürkçü insan yetiştirmek de değil. Çünkü o zaman ne olur? O siyasi düşünceye sahip olan geldi onu yaptı gibi bu düşünceye sahip olan da bunu yapar dolayısıyla ikisi de doğru değil, ikisi de... iki yanlış bir doğru yapmıyor. Dediğim gibi niteliği konuşmak gerekiyor insan yetiştirme sisteminde, yani yurtsever insan yetiştirebilmek, doğru yurtsever insanı yetiştirebilecek şekilde, hem bireysel gelişimini sağlayacak, hem topluma hem de üretim ilişkilerinde katkı koyacak insan yetiştirmek. Yurtsever insan, ülke bütünlüğünü koruyan insan, bunları koymak gerekiyor diye düşünürüm vizyon olarak ortaya. Şimdi çağdaş eğitim sistemlerine gelince; biz bu çağdaş eğitim sistemlerinde ne yapabiliriz noktasında, dediğim gibi önce nasıl bir insan ve nasıl bir toplum sorularını cevaplamalı. Ama sonra artık bizim; müfredat programlarında o aynı tip insanı yetiştirme özelliğinden yani o 3.0 sanayi tipi insan yetiştirmekten vazgeçerek, gerçek anlamda bunu akıllı topluma uyarlayarak, ama ülke koşullarını da dikkate alıp, farklı düşünen insanların, insanlara değer veren, farklılara saygı gösteren ve değer de veren insan yetiştirmeliyiz. Yani sadece saygı göstermek değil, farklı düşünen insan yetiştirme hedefinde olmamız lazım. Yani o cümleyi de ben artık yeterli bulmuyorum. Farklılıklara saygı gösteren, bu yeterli değil, sadece bu haliyle kalırsa güzel de değil. Çünkü aslında yüz kişi varsa, doksanı bir çeşitte yetiştiriyoruz da on tane farklı düşünen varsa, bunlara da saygı gösterelim. Yok! Hayır! tam tersine, bu insanları yüz tane farklı düşünen insan olarak yetiştirmek gerekiyor. Yani herkesin kendi düşünce yapısında yetişmesini sağlamak gerekiyor ve yine bu çağdaş eğitimde kişilerin hem kendilerini tanıyacak şekilde, kendilerini gerçekleştirecek şekilde bir nosyon yüklememiz gerekiyor bireylere. Fırsat da vermemiz gerekiyor. Yani çocuğun kendisini tanıması lazım. Kendisini gerçekleştirecek fırsatları yaratmamız gerekiyor ve ayrıca ders yükünü de ders sayısını da azaltmamız gerekiyor diye düşünüyorum yani on tane on beş tane ders her dönem ya da her sene bunlar çok yüklü. Yani bir düşünün, biz hayatta, normal gerçek yaşamdan bahsediyorum, yani okul sonrasından bahsediyorum, aynı anda on beş tane problemle uğraşıyor muyuz? Yok üç tane problem dört tane problemle uğraşırsınız en fazla, yani bir dönem içerisinde veya bir yıl içerisinde çocuğa tarih, coğrafya, matematik, yurttaşlık, din bilgisi, beden eğitimi, resim müzik falan filan, e bunlar çok fazla. Yani beş tane altı tane ders verirsin çocuğa ve bunları derinlemesine çalışmasını sağlarsın. Projeler yapsın, yani o bütüncül yaklaşım, yani o bir dersi aldığı zaman bir çocuk bir şey üretsin, yani bunu sadece bilgisini ölçecek şekilde veya Bloom’un taksonomisindeki bilgi düzeyi kavrama düzeyi ile değil. Bloom’un taksonomisindeki sentez değerlendirme düzeyine kadar çıkılması gerektiğini söylüyorum yani o anlamda. Bir ikincisi de bir şey üretsin çocuk, yani o dersin sonunda o aldığı dersin sonunda üç tane problem çözsün ve o üç tane problemi kendi anladığı kendi yoluyla çözsün, yoksa yüz üç tane benim anladığım yoldan çözmesi bir şey değiştirmiyor; eğer öyle olsa demin dediğim gibi sıfır çekmezlerdi Türkiye’deki çocuklar üniversite sınavlarında. Birçok okul birçok öğrenci, yüz binlerce öğrenci, - ki bir buçuk iki milyon öğrenci giriyor üniversite sınavlarına her yıl- yüzbinlerce öğrenci sıfır çekiyor matematikten. E matematik önemli bir derstir. Çünkü sanatla da ilişkisi vardır. Düşünün, sanat göstermiyoruz çocuklara, sanat dersleri yaptırmıyoruz. Sanat tarihi yok. Bir müzik aleti çalmak mesela, çocuğun gelişiminde o küçük yaşlarda, bir çocuk gelişirken bir müzik aletini çalması, onun zihinsel yapısını geliştirir, estetik duygularını geliştirir, matematikle bağlantısını kurdurur ve artı olarak farklı müzik aletleri çalan insanlar ya da bir orkestra içerisinde o uyumu sağlayan insanlar yarın günlük hayata başladıklarında da toplum içerisindeki uyumu da sağlarlar. Tamam, yani bir koroda hep birlikte bir şey yapmayı deneyimlemeyen, bir orkestrada birlikte çalmayan, takım sporları yapmayan bir öğrenci, yarın toplumda toplu olarak ne yapıyor? Dolayısı ile kutuplaşmalar oluyor. Yani düşün, farklı insanlar farklı iki kutup, birisi öbürünün düşüncesini ömrü billah kabul etmiyor, yani anlasa da kabul etmiyor. Bakın mesela ben birçok televizyon programına çıkıyorum birileriyle, farklı düşüncelerde kişilerle, sorun yok tabi ki; tamam da anlatıyorsun mesela bir konuyu ve öyle değil mi diyorsun “evet öyle” diyor. Yani benim düşündüğümü anlattığım zaman “tamam” diyor. Tamam o zaman ikna oldun işte, ama bak sonra bir bakıyorsun üç gün sonra bir başka programa çıkıp hala o aynı düşünceleri söylüyor. E yani olmadı ama! Ben kendime bakıyorum, değişebiliyorum; bazı insanlara bakıyorum azınlıktadırlar ama değişebiliyorlar. Değişebiliyorsun ve bu toplumda bir de şu var Nazmiye hocam… “Yaa sen çok değiştin! ” diye insanlar eleştiriliyor. Değişmek kötü bir şeymiş gibi gösteriliyor. Oysa değişebilmek güzel bir şey. Yani tabi ki değişeceksin. Yani ben beş sene öncenin aynı Mehmet Çağları’ysam beş sene önceki bütün düşüncelerim bu gün de aynı şekildeyse vay halime. Ne kadar kötü, beş sene, beş yıl geçmiş, dünyada neler olmuş ve ben hala aynıyım! Yani hiçbir düşüncem değişmemiş, olur mu böyle bir şey? Yani felsefi olarak senin bakış açın, felsefi olarak aynı felsefeye inanabilirsin sen, pragmatik düşünebilirsin ama düşünceler, içindeki düşünceler değişebilir, fikirler değişebilir. Bunlara bir takım yenilikler kat yani, elli sene öncenin, yüz sene öncenin düşüncelerini bu gün halâ savunuyorsanız bu kadar değişime rağmen; vay halimize, zaten onun için ilerleyemiyoruz. İşte çağdaş eğitime, yani onunla bağlayacak olursam; çağdaş eğitim insanların değişimini sağlayabilecek şekilde ve değişmenin normal olduğunu ve zaten yani değişmemenin normal olmadığını görsün çocuklar ve o değişimi o farklı düşünceleri aynı potada eritebilmeyi görsün ve çekinmesinler düşüncelerini söylemekten. Korkmasınlar, hatalı ise de söylesinler. Çünkü hatalı olan bir şeyin doğrusunu gördüğü zaman o çocuk, değişmeyi öğrenecek. Ama biz çocukları susturursak, sadece benim yaptığım gibi yapacaksın sen sınavda, falan filan dersek, o zaman o çocuk değişmez. O çocuk sadece senin söylediğine dikkat eder ve senin söylediğinin dışına da çıkmaz! budur...
Nazmiye Hazar: Hocam çok güzel ifade ettiniz. Şimdi az önce okul liderliğinden bahsettiniz hatta okul yönetiminin, yöneticisinin kim olduğunu ve okul liderlerinin kim olduğundan bahsettiniz. Şimdi okul lideri sadece okulu yöneten kişi midir? Yoksa okuldaki öğretmen, öğrenci ya da farklı birileri de bu rolü üstlenebilir mi? Günümüz okulları okul liderlerinde yer alan özelliklerden biraz bahsedebilirseniz çok memnun olurum. Bu konuda öğretmenlere neler önerebilirsiniz?
Mehmet Çağlar: Tabi ki şimdi iki şekilde söyleyebilirim: Okul yöneticisi ya da müdürü dediğimiz zaman ne söylediğimiz anlaşılır. Okul yöneticisinin lider olmasını da istiyoruz bu da anlaşılır. Yani liderlik özelliklerine sahip olması gerektiğini anlarız ama bir okulda liderler ya da lider sadece okul müdürü ya da en tepedeki kişi değildir. Bu örgütlerde de öyledir, yani bir tek bir kişi değildir. Bir örgütte de o uygun ortamların olması gerekir ki liderler ortaya çıkabilsin, yani bunu yaratacak olan okulun yönetimidir. Eğer okul yönetimi sağladığı ortamlarda işte o farklı görüşleri ortaya koyabilmeyi, düşüncelerini ifade edebilmeyi sağlayacak ortamlar yaratıyorsa o zaman farklı zümrelerde farklı birimlerde öğretmenler arasından da ve hatta öğrenciler arasından da direk liderler çıkar. Lider nedir? Yani diyelim ki o birimde ya da o zümrede kendi arkadaşlarını kendisiyle birlikte yürüyenleri etkileyen kendi düşüncelerinin arkasındaki hedefe doğru, kendi düşüncelerinin arkasında bir hedefe doğru kilitleyen insanlardır liderler ve eğer okul yöneticileri gerçek anlamda bir öğretim lideriyse, gerçek anlamda, etrafında farklı liderlerin olmasını da destekler. Çünkü o farklı alanlardaki farklı birimlerdeki liderler, o hep birlikle başta koydukları bir vizyon var ya, hani dedik ya herkes katılması lazım vizyon oluşturmaya, o zaman zaten o vizyon müdürün vizyonu değil, hepsinin vizyonu olduğu için, o farklı birimlerdeki okulun liderleri vizyona hizmet edecek. Dolayısıyla bu, o okul müdürünün de, bir lider olan okul müdürünün de işlerini daha iyi götürmesine katkı koyacak ve okul daha kaliteli işlere imza atabilecek. Liderlik özellikleri, bir vizyonu ortaya koyabilmeyi ve o vizyon doğrultusunda yürüyebilmeyi gerektirmektedir. Yine matematikten örnek vereyim; matematikçi olduğum için matematik derslerinde her hafta örneğin bir öğretmen bir sonraki hafta nasıl ders işleyeceğini diğer zümre arkadaşlarına sunum yaparak anlatsa, zümre başkanı böyle bir ortam yaratsa, bütün matematik öğretmenlerini etkileyebilen o ders anlatımından tutun da öğretim yöntemlerine kadar birbirleriyle paylaşan, çocuklara bir takım ortak projeler verebilen, onları etkileyip de böyle bir devinim yaratan bir zümre yaratılır o zaman. Çünkü okul müdürü gelip yapamaz onu orda değil mi? Okul müdürü genel hedefi koyabilir ortaya hep birlikte. Ama oradaki dinamiğin çalışması ya da aralarından liderler çıkması o zümrelerin içerisinde, asıl ilerlemeyi sağlayacak olan onlardır. Buna destek vermek gerekiyor ve kendi aralarında kendi kendilerini de denetleyen bir noktaya gelerek.
Nazmiye Hazar: Hocam şimdi bu bahsettiklerinizin üzerine Türkiye Milli Eğitim Bakanlığı son yıllarda kendi okullarına bağlı yani kendine bağlı olan okullarındaki öğretmenlerin üyesi olduğu bakanlığa bağlı olarak bir adreste girişimcilik ile ilgili olarak Öğretmenler eğitimle ilgili çalışmalarını ortaya koymaktadırlar ve Türkiye’de öğretmenlerin bu yönde değerlendirildiklerini görmekteyiz. Yani az önce bu girişimcilikten bahsettiniz, performans değerlendirmeden bahsettiniz. Bunlar aslında çok önemli çalışmalar ve Türkiye’de öğretmenlerin bu yönde değerlendirilmesiyle birlikte bu oluşum öğretmenlerin eğitimde iyi örnekleri de sunma fırsatı yakalamalarına, öğretmenlerin motivasyonun olumlu yönde arttırıcı bir unsur da olduğunu görmekteyiz. KKTC’de henüz pandemi döneminde olsak bile Milli Eğitim ve Kültür Bakanlığının böyle bir çalışmasının henüz mevcut olmadığını görmekteyiz. Böyle bir çalışmanın yapılması Kuzey Kıbrıs’taki öğretmenlerin mesleki motivasyonlarına ne gibi etkisi olur? Bunu bilemiyoruz tabi ama bu yönde Türkiye’de uygulanmakta olan motivasyon unsurlarının sizce Kıbrıs’ta olsa okullarda görev yapmakta olan öğretmenlere olumlu bir etkisi olur mu? Mesela pandemi döneminde komisyonlar kuruldu ve bu komisyonlarda belirli öğretmenler görev aldılar. Bunlar gönüllülük esasıyla yapıldı. Bu çerçevede sizin bahsettiğiniz gibi siyasi de olabilir buraya giren öğretmenler “gerçekten gerçek başarılı öğretmenlerin performansları görülebiliyor mu?” sorusu açık ve net değildir. Ama Türkiye’de yapılan, her ay belirli bir okulun; bir öğretmeni mecburdur bir ayın iki ayın içerinde bir proje çıkaracak ve bunu tüm eğitim bakanlığı çatısında sergileyecek. Yani projelerden bahsettiniz motivasyondan bu açıdan sizce ülkemizde böyle bir çalışma yapılırsa ne gibi etkileri olabilir? Çünkü doyumla ilgili Türkiye’deki öğretim yapısından farklı bir yapılaşmamız var. Yani bizim mesleki doyumla ilgili de yapımızdaki farklılıkları düşünerek; çünkü normalde biliyorsunuz öğretmenlik mesleğinin statüsü çok fazla yüksek olmamasına rağmen ülkemizde statü olarak değer gören bir yapıdadır. Bu çerçevede nasıl değerlendirme yaparsınız acaba?
Mehmet Çağlar: Ya şimdi bu türden bir şey olması elbette etkiler. Yani girişim olmamasını düşündüğümüzde şimdi, eğer girişimlerini paylaşabilecekleri, bir havuz bir sistem oluşturulursa mutlaka motivasyonu artırır. Ama sıkıntı bence şu şekildedir: Türkiye’de de orda da artırıyor motivasyonu ama ben ürüne bakıyorum. Sistem nedir? “Girdi” var, bir “süreç” var, bir de “Çıktı” var değil mi? Çıktıya baktığımız zaman, şimdi Türkiye’deki çıktıya baktığımızda, e o zaman bu girişimlerin sonunda ortaya çıkan çıktının uluslararası karşılaştırmalara baktığımızda bir etkisini görmemiz lazım. E göremiyoruz! Göremiyoruz! Neden göremiyoruz? Çünkü sistemde sorun var. Yani sürecin içerisindeki bu eylemler doğru olabilir, ama sistemin kendi doğru değil. Yani eğitim modeli olarak ve yapılanma olarak, o aşırı merkeziyetçilik yapıyı olumsuz etkiliyor ve dolayısıyla birçok şey sırf yapılsın diye yapılıyor. Yani yapalım bir proje, koyalım ortaya bir performans, bu görevdir, bundan dolayı yapılıyor. Oysa bunun bir işe yaraması lazım, yani o yapılan projenin ya da bir işe projelerin yaraması lazım. Türkiye’nin en güzel çalışan sistemlerinden bir tanesi TUBİTAK dediğimiz bir kurumdur. Bak! TUBİTAK, bu çok güzel bir şeydir, yıllardır on yıllardır ta kırk sene öncesinde elli sene öncesinde var olan ve her yıl proje yarışmalarıyla. TUBİTAK proje yarışmaları çocukları motive ediyor. Fizikte, kimyada, biyolojide-tamam mı?- ürün yapmada mesela, bunların artırılması bunların teşvik edilmesi daha çok yapılması gerekir, bu tip merkezlerin kurulması ve artı o aşırı merkeziyetçi yapının yani milli eğitim bakanlığının eğitimi merkezden idare eder yapısının bütün yetkileri üzerinde toplamayıp bölgelere de dağıtması gerekiyor. Var Türkiye’de evet il milli eğitim müdürlükleri falan, var ama distribütördürler. Yani merkezde alınan kararları okullara dağıtan kurumlardır. Kendileri karar alma yetkisine, müfredat yapma yetkisine sahip değildirler. Değerlendirme yetkisine sahip değildirler. Yine bu pandemi sürecinde meselâ, EBA diye bir sistemleri kuruldu ve çok güçlü bir sitem. Güçlü olmaya güçlü ama bu sistemle ne yapıyoruz? O sistem bilgi aktaran bir sistem. Yani izliyorum ben de televizyonları, ben de bunları izliyorum, yani kitaptan da okuyabilir çocuk onları. Yani önemli olan çocuğun bir şey üretmesini sağlayacak sistemleri geliştirmek, proje geliştirmektir. Yoksa on beş tane ders alacak çocuk da, on beş tane kurs görecek televizyondan, bununla bir yere gidilemeyeceğini düşünürüm. Yani o yüzden eğer ülkemizde de eğer kurulacaksa girişimcilikle ilgili bir takım kurslar, tabi ki katkı koyar. Mutlaka olur ama onu doğru sistemle birlikte yaparsak asıl katkıyı o zaman yapar. Yani yapıyı değiştirmemiz gerekiyor. Yoksa işte otursun bakanlık da, ben da otursam sen de otursan o makama, oturayım ben bir karar alayım ve genelgelerle okullara göndereyim, bunlar yapılacaktır diye ve okul müdürüsün sende, o kadar uğraştın müdür oldun, ama okulda düşün ki bir tuvaleti tamir edecek paran bile yoktur, bütçen bile yoktur veya kendi öğretmen kadronu seçme hakkın yoktur veya kursları senin ihtiyaç duyduğun alanda kurs yapma şansın da yoktur. İşte merkez yapacak bunları, merkez puanlayacak, merkez gidecek her şeyi yapacak veya o okul müdürü olarak sen orda, okuldaki derse giriş çıkış saatlerini, tenefüs saatlerini bile düzenleme hakkın olmayacak. Bunları bile yapma yetkileri yoktur değil mi?
Nazmiye Hazar: Demek ki yani aslında ben sizin bu konuşmalarınızdan şunu hissediyorum: Devlet vatandaşına gerçekten güvenecek. Vatandaş da gerçek anlamda vatandaşlık görevlerini, sorumluluklarını liyâkat ve etik kurallarına uygun bir biçimde sağlayacak.
Mehmet Çağlar: Vatandaşlık görevleri nedir, önce onu bir devlet, yurttaşlık dersi diye bir şey koyar. Dolayısıyla yurttaş yetiştiresin. Sen eğer en önemli şey olan yurttaşlık bilgisi, etik bilgileri bunları ortaya koymuyorsan; nasıl bir yurttaş yetiştireceksin konusunda, yurttaştan bahsediyorum, e o zaman hangi vatandaşlık görevlerinden bahsedersiniz? Nedir onlar? Yani yurttaşlık bilgisi bu gün Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetini ileriye taşımak mıdır bu ana görev? Yoksa yurttaşlık bilgisi Türkiye Cumhuriyeti’ni ileriye taşımak mı? Peki, Türkiye’deki yurttaşlık görevi nedir? Türkiye’deki yurttaşlık görevi bir işe girip de o işe verilen görevleri yapmak mıdır? Yoksa bilimsel anlamda hangi alandaysan üretmek, daha iyi üretmek, doğru üretmek, adil üretmek, insanlara saygı duymak, bu mudur yurttaşlık? Hangisidir? Yani başka inançlara saygı duymak mıdır? Hangisidir? Yani bu gün kuzey Kıbrıs’ta bile bakarsak yurttaş dediğimiz zaman kimi kastediyoruz? Sadece Kıbrıslı Türkler mi yaşıyor Kıbrıs’ta? Hangi yurttaştan bahsediyoruz? Bugün Türkiye’den gelip yerleşen insanlar da vardır vatandaş olan veya olmayan. Bugün İngiltere’den gelip yerleşen insanlar da vardır vatandaş olan veya olmayan; Rusya’dan da, Pakistan’dan da veya ne bileyim Kazakistan’dan da, Türkmenistan’dan da ve daha birçok ülkeden de; peki bu insanların hepsini biz ne olarak yetiştireceğiz? Türk milliyetçisi olarak mı yetiştireceğiz? Yoksa yurttaş olarak mı yetiştireceğiz? Budur yani. Biz bunların hepsini Sünni Müslüman olarak mı yetiştireceğiz? Yoksa bu insanları güçlü inançlara sahip olan insanlar olarak mı yetiştirceğiz? Farklı inançlara saygı duyan, değer veren insanlar olarak mı yetiştireceğiz? Yani yurttaş budur. Biz hangi yurttaşlıktan bahsediyoruz? Yani bunlar olmadan bunları ortaya koymayan bir sistem neyi yapacak yani, bilmiyorum.
Nazmiye Hazar: Evet Mehmet Hocam! Çok teşekkür ediyorum sormuş olduğum sorulara vermiş olduğunuz yanıtlardan ötürü. Hocam! ben size tekrar birkaç tane daha soru sormak istiyorum. Kriz yönetimiyle ilgili çatışma çözme becerileri ile ilgili okul müdürlerinin karşılaştıkları güçlüklerden yola çıkacak olur isek; okul yöneticilerinin okul iklimini olumsuz etkileyebilecek olan çatışma çözme stratejileri ile ilgili ne gibi önerileriniz vardır? Bu krizleri nasıl yönetsinler?
Mehmet Çağlar: Şimdi tabi çeşitli krizler vardır. Bütün okulu etkileyen krizler olabilir veya ülkeyi, işte pandemi gibi böyle krizler vardır veya okul içerisinde sadece o okulu etkileyebilecek olan bazı krizler olabilir, ekonomik bir sorun olabilir veya ailede yaşanan bir kriz olabilir. Önemli olan okulun, bir kere okul yöneticisinin en genelde çıkabilecek olası krizlere hazırlık anlamında bir komisyonun olması gerekiyor. Hem okul yönetiminin içinde olacağı hem öğretmenlerin de içinde olacağı, hem velilerden temsilcilerin de içinde olacağı hem de belki eşraftan birilerinin olacağı komisyonların olması gerekir ki daha birincil krizden bahsediyorum dört beş kişilik bir kriz masası olması lazım. Karşılaşıldığı zaman bunların hemen toplanıp, çıkan krizin konusuna uygun olarak başka bir alt komite, gerekirse uzman dahi gerektiren bir komite oluşsun. Böyle bir kültür olması gerekir okulda. Kriz yönetimiyle ilgili bunu söyleyebilirim. Hızla hareket edilsin ama çalışmalarla ilgili çatışma yönetimiyle alakalı olarak ise, asıl olan bence öğretmelerin veya okul çalışanlarının birlikte sık toplantılar yapması gerekir. Hem yani öğretmenler kurulu denilebilir buna hem öğretmen kurullarının belki bir iki ayda bir toplanması önemlidir. Ama artık bir de yatay olarak zümre toplantılarının olması gerekiyor. Yani matematik zümresi fizik zümresi bunların da belli periyotlarda toplanması gerekiyor. Yani yine diyelim ki ayda bir genel matematik zümresi toplansın ama bir de daha sık olması gereken mesela bir sınıfa derse giren öğretmenlerin sık sık toplanması lazım, mesela orta birlere giren öğretmenler haftada bir, on günde bir; işte örneğin A sınıfındayken birinci sınıfa giren öğretmenler toplansın ve toplanıp hem kendi dersleriyle alakalı yaşadıkları bir takım sıkıntılar varsa bunlar dile getirsinler, hem öğrencilerle yaşanan bazı sorunlar varsa bazı öğrencilerin sorunları varsa ve ortaksa bunlar farklı derslerde de aynı sıkıntılar varsa bunlar tespit edilsin. Ama artı bir de bunlar öğretmenler arasındaki diyaloğu da artıran noktalardır. Çünkü o ilişkilerle iletişim arttıkça çatışma olma olasılıkları da giderek azalır.
Nazmiye Hazar: Hocam! Eğitim Yönetimi Yüksek lisans derslerimin ilk başlangıcında ilk öğretmenlerimden biri de siz olmuştunuz. Her zaman bilginize, bilimsel düşüncelerinize ve insana değer verişinize hayran olarak sizi hala daha takip etmekteyim. Pandemi gibi bir süreçte beni kırmayıp görüşme isteğimi kabul ettiğiniz için size çok teşekkür ediyorum. Pek çok konuya değindiniz ve her biri birbirinden değerli bilgilerdi. Bu bilgileri özellikle pandemi dönemi için okuyuculara da ulaştırma isteğinizden ötürü, davetimi kırmadığınız için size çok teşekkür ediyorum.

Yorumlar (0)
EN SON EKLENENLER
Fikir Yazıları - 21 Ekim 2021 19:22

AY IŞIĞI

Sinema - 18 Ekim 2021 18:41

SOUL

BU AY ÇOK OKUNANLAR
Diğer Eğitim Bilimleri Yazıları