Anasayfa | Künye | Danışman ve Editörler | Son Dakika | Arşiv
Nirvana Sosyal Bilimler Sitesi

DURAN AYDIN'IN KALEMİNDEN/YEMİŞİM ŞİİRİNİ...

YEMİŞİM ŞİİRİNİ

Kategori: Edebiyat - Tarih: 20 Haziran 2019 16:24 - Okunma sayısı: 616

DURAN AYDIN'IN KALEMİNDEN/YEMİŞİM ŞİİRİNİ...

YEMİŞİM ŞİİRİNİ

Yerkürenin bizden ırak ülkelerinde durum nasıldır bilemem, ama ülkemize preslenmiş edebiyat dünyasının en kavgacı, en fetbaz, burnundan kıl aldırmayanları şairlerdir; kanıtlı-tanıklı nice örneği bu çevreye az biraz yakın durup bilmeyen kimse kalmamıştır.
Düzyazıcılar mı? Ha, onların şiir yazanlara göre o çıldırtıcı sakinlikleri, genişlikleri, Aladağ’dan serin oluşları yok mu, şiire bulaşmış ve tez canlı herkesi kanser eder alimallah! Seziyorum ki, kalemimin ucunda kıpraşan sözcükleri yazmasam da okudunuz: Yani öykü-roman-denemeciler daha efendi, daha kalender, sakin ve sabırlı yapıda olmasalardı, uzuunn uzun yazarak, onca içinden çıkılmaz karmaşayı, sorunsalı, açmazı bir dedektif titizliğinde inceleyerek çözümler, gerekçeler üreterek, dahası biz okurları da buna inandırarak metnin gerektirdiği mantıktan milim de şaşmadan nasıl aşabilirlerdi ki? 

Şairler mi? Vallahi onca yıl sonrası az biraz onlardan biri sayılmama karşın, ben de ne tür gizlerle donanmış olduklarını tam olarak çözebilmiş değilim. Kendimden bilirim; pimpirikli, kavgacı-külhan yapıları, yeri geldiğinde de (yani çıtı pıtı ‘taze’ler, özellikle bekar, biraz ‘rahat şaire’lerle karşılaşıldığında) dünyanın olmasa da o kentin en romantik, en nazik insanlarına evriliverir. 

Oooff of; aslında hepimiz bitmek tükenmek bilmez bu şair kavgalarından yılmış usanmış görünsek de, gizliden o tür kavga yazılarına bayılmıyor değiliz! Kimi zaman içki masalarından dergi sayfalarına transfer olan bu ‘şair halleri’nden oluşmuş küfür, hakaret ve aşağılamalarla süslenmiş, adına zaten ‘polemik’ bile denemeyecek buram buram yüksek ego kokulu yazıların sular-seller gibi rahatça, biraz da kavga izlemenin verdiği garip zevkle bir çırpıda okunduğunu bu ülke insanına özgü özelliklerden sayarız.

Oysa birçok yerde birçok kez, şairleri uzaktan sevmemiz salık verilmiştir verilmesine; olsun, yine de yazdıkları o güzelim şiirleri akşam serinliğinde birer kadeh buzlu bulut eşliğinde kendilerinden dinlemeyi, yabana atılamayacak güzelliklerden biliriz. Dedikoduları, küfürleri, esprileri, çocuksulukları… Yine de şiirler ve onları yazan bu deliler hep olsun hayatlarımızda. Çok çok zararları kendilerinedir! Değil mi ki, bu Allah’ın belası şairler her zaman için bir anne/sevgili tarafından korunması gereken, şefkate aç, ninnisi yarıda kesilmiş uslanmaz çocuk olagelmişlerdir. Kendileriyle değilse de, şiirsiz çekilmezdir dünyanın kahrı, çilesi…

Şimdi bunca sözü niye mi ettim? 

Giden aylardan birinde, içerdiği mucizelere imrenip hani şu ‘akıllı’ denilenlerinden bir telefon da ben alayım istedim. Bir yıl boyunca, emekli maaşımın onda birini kemirecek oluşuna içim yanarak da olsa, “Al’iym anasını sat’iym bi tane de ben! Bi daha mı dünyaya gelecem?” ara gazıyla kendimi büyük bir mağazada görevli kandırıkçı kızların cenderesine kapılmış buldum.

Telefonu, tıpkı çocukluğumda bayramlarda alınmış ayakkabıdan sayarak bi koynuma alıp yatmadığım kaldı. Orasını burasını kurcalarken, ilk  ay, o internet paketi denen şeyi aşmaktan hüküm giyip tamı tamına 100 kaymecik de bayılmayayım mı…

Neyse… Sonra sonra adına ‘WhatsApp’ denilmiş programda, önceden satın alınmış dakikalarını hiç mi hiç eksiltmeyen uygulamayı keşfetmekten oldukça mutlu, bir gruba takıldım. Grup; bildiğiniz, işte birden fazla ortak yanı benzeşen kişilerin birbirilerine telefon numaralarını vererek kendi aralarında dertleşmeleri, söyleşmeleri, yeri geldiğinde de hava atmalarına yarayan ‘ah ne güzeldi o eski günler’ diyerek iç çekmelerine yarayan sanal bir masa/oda ortamı. Bakıyorum, oldukça mutlular da… Ara ara yükledikleri, kırk dört yıl öncesinde, ortaokul yıllarımızda çekilmiş fotoğraflar yok mu; bir hazine! 
Ama benim derdim başka! Sorunu yazının sonlarına doğru anlatacağım; burayı atlayıp o bölümü okursanız akışta kaçıracağınız ayrıntılar olacak.

Bunca söze neden olan bu yazıyı şu rastlantıya borçluyum: Kimi zaman, olur olmaz yerde, kırk yılda bir de olsa, bir sokakta karşılaştığım ortaokul arkadaşlarımdan biriyle ayaküstü birkaç tümce konuşmak, geçmişe bir an dönüp zaman tüneline dalış yapmama neden oluyor, çok da iyi geliyordu. 

Sonuncusunda onunla karşılaşmamız değişik bir ortamda, oldukça uzun süren bir söyleşiye kapı araladı. Birlikte, üç aşağı beş yukarı hayata hangi pencerelerden bakıp insanlığımızın ortak yaralarından ne kadar etkilendiğimizin koordinatlarını yakaladık. İkimizin ortak arkadaşı Aydın Bey’in işyerindeki bu buluşmamızda, okul arkadaşımın değişik okullarda yöneticilik de yapmış emekli bir öğretim üyesi, benim ise edebiyatın hiç de uzağında sayılmayacak emekli bir işçi oluşumu karşılıklı öğrenmemiz farklı bir hava estirmiş olmalı ki, arkadaşımın, yayımladığımız dergiyi, kitaplarımı okumak istediğini söylemesinden, yani yazdıklarımı okuyacak yeni bir kişiye kavuşmaktan oldukça mutlu ayrıldım oradan. 

Kitaplarımı, çıkardığımız dergiyi bir an önce sunmam, arası soğumadan arkadaşıma ulaştırmam ondaki heyecanın sönmesini önlemek adınaydı; üç gün sonra bu da oldu.

Sonra, haftayı devirmeden şunu gördüm ‘WhatsApp’ta: “Ses ver ey arkadaşım, neredesin?” Çağrının doğrudan bana yapıldığını kitaplarımın kapak fotoğrafından anladım. Kitaplardan birinde semtimizi, o çok bilinen eski yolu, okullarımızı, lisemizden mezun olmuş ünlü kişileri, yazlık sinemaları vs. ucuna kıyısına küçük öyküler teyelleyip anlatmaya çalışmıştım.

Önceleri çok sevindim, ‘işte yıllar sonra buluştuk, aramızdan bir şair çıkmış, ay ne güzel’ filan diyeceklerini düşünerek. Kimilerinin adını belleğimin kuyusundan çıkarmam zor olmuyor. 12-13 yaşımızın bulanık siluetleri birer teyze, amca, dede fotoğrafı olarak değişik hastalıklara, ilaç kutularına, hastane koridorlarına, mezarlıklara, hapishanelere filan dönüşüyor. Dellendiğim nokta şu: Aynısı bende de bulunan ortaokul yıllarımızın siyah beyaz fotoğraflarını yayımlar, değişik öğretmenlerimizin adlarını küçük anılarıyla anarken, günler boyu şiirden, müzikten, sinemadan tek bir söz ettikleri yok!

Yoksa yok! Onlar şiirsiz de mutlular. Biz derdimizle yanalım…

Yorumlar (0)
Diğer Edebiyat İçerikler
EN SON EKLENENLER
BU AY ÇOK OKUNANLAR